İsrail’in en sancılı seçimi
İsrail, 27 Ekim’de sandık başına gitmeye hazırlanıyor. Esasında Meclis (Knesset) üyeleri bile bu tarihten pek memnun değildi ama uzlaşamayınca yasaların izin verdiği son güne kadar sürecin devamına izin verdiler.
Ufacık bir takvim kararında bile yaşanan bu tıkanıklık, aslında ülkenin sürüklendiği derin bölünmüşlüğün en somut özeti. İsrailliler üç ay sonra sandığa giderken, ülke tarihinin belki de en kutuplaşmış, en sancılı döneminden geçiyor.
Her açıdan bakıldığında bu seçim, sadece İsrail’in iç siyaseti için değil; Filistinliler ve tüm Ortadoğu dengeleri için tarihin en kritik seçimlerinden biri.
Ancak mevcut anketler ve siyasi tablo, ufukta yeni bir kilitlenmeden başka bir şey vaat etmiyor.
Muhafazakâr ve liberal muhalefet partileri, mevcut iktidar koalisyonuna göre daha yüksek oy alsa da, Siyonist partilerin Filistinli vatandaşları temsil eden Arap partileriyle ittifak yapmayı reddetmesi muhalefeti 61 sandalyeli çoğunluğun altında bırakıyor.
Muhalefet, 2022 öncesindeki tutumunu koruyarak 7 Ekim 2023 felaketinin sorumluluğunu üstlenmeyen ve hakkında yolsuzluk davaları süren Başbakan Binyamin Netenyahu ile masaya oturmayacağını belirtiyor.
Eğer sandıktan mucizevi bir sonuç çıkmazsa, İsrail 27 Ekim’den sonra kendisini yeniden yeni bir seçim döngüsünün içinde bulabilir.
Aşırı sağın ipotek altına aldığı siyaset
Netanyahu’nun hapis tehdidi altında iktidarda kalabilmek için aşırı sağcı, ultra milliyetçi ve dinci unsurlarla kurduğu koalisyon, ülkeyi adım adım uçuruma sürükledi.
İttifakın en radikal isimleri, yargı bağımsızlığını zayıflatmak için düğmeye bastığında 100 binlerce İsrailli haftalarca sokaklara dökülmüştü. Ancak tam bu iç kargaşanın ortasında yaşanan 7 Ekim saldırısı ve ardından başlayan savaşlar, ülkenin tüm önceliklerini altüst etti.
Savaşın bilançosu ise ortada: israil Gazze’de soykırıma imza attı ve uluslararası alanda hiç olmadığı kadar yalnızlaştı. Uluslararası Adalet Divanı’ndaki soykırım davaları ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Netanyahu hakkındaki tutuklama talepleri, iktidarın diplomaside de havlu attığını gösteriyor.
İçerideyse mesele sadece güvenlik değil. Son haftalarda gündemi en çok meşgul eden konu, Ultra-Ortodoks (Haredi) Yahudilerin zorunlu askerlikten muaf tutulması gayretleri. Aylardır yedek subay olarak cephede olan seküler kesim için bu durum bardağı taşıran son damla oldu. Haredi toplumunun “Torah eğitimi bizim manevi kalkanımızdır” diyerek yolları kapatması ve muhalefetin bu kesimi ağır bir dille eleştirmesi toplumsal fay hatlarını iyice tetikledi.
Likud Partisi’nin kendi içindeki taban kayması da durumu özetliyor. Araştırmalara göre, Likud seçmeninin yüzde 54,9’u daha merkeze yakın bir hükümet isterken, partinin aday belirleme delegeleri hâlâ aşırı sağcı çizgide ısrar ediyor. Seçmenin yüzde 20’sinin kararsız olduğu bu ortamda, Netanyahu’nun oy kaybını önlemek için son dakikada attığı ılımlı çıkışlar da tabandaki yangını söndürmeye yetmiyor.
Günün sonunda İsrail siyasetinin en büyük paradoksu şu:
Netanyahu’nun devasa başarısızlıklarına rağmen muhalefet hâlen güçlü bir politika alternatifi sunamıyor.
Filistin ile iki devletli çözüm ya da işgalin sona ermesi gibi hayati meseleler, 7 Ekim travmasının da etkisiyle neredeyse hiçbir partinin seçim vaatleri arasında yer almıyor. Geçici hükümetin başında kalacak olan Netanyahu’nun sandığa gidene kadar iktidarını koruma adına savaşı veya gerilimi tırmandırma ihtimali ise en büyük endişe kaynağı. İsrail, yıllardır süren siyasi felçten kurtulmak için acil bir yenilenmeye muhtaç. Ancak yaklaşan seçimlerin, ülkenin en zehirli ve sert kampanyalarından birine sahne olacağı şimdiden kesin.
Sandıktan nasıl bir sonuç çıkarsa çıksın, Ortadoğu’daki bu kriz dalgasının kolay kolay durulmayacağını görmek için kâhin olmaya gerek yok.