İstanbul, yeni Dubai olur mu?
Dünya ekonomisi artık üretimden çok merkez olma yarışına dönüştü. Parayı kazananlar üreticiler değil; paranın, ticaretin ve sermayenin aktığı merkezler. Dubai bu oyunu çok erken gören kentlerden birisi oldu ve uzun zamandır da bu konudaki gücünü korumayı sürdürüyor. Savaşın etkisi ile Dubai’nin güven erezyonuna uğradığı bir gerçek.
Savaşın her türlüsüne karşı olsak da, bazı taşları yerinden oynattığını ve fırsatlar yarattığını da kabul etmek durumundayız. Bu yazıyı kaleme almam yalnızca Dubai’nin gözden düşmesi ile ilgili gibi görünse de benim tek vurgu yapmak istediğim husus bu değil. Ticaret ve sermaye kendisine yeni merkez arayacak mı, evet arayacak. Dün de aramıştı ve Dubai’yi bulmuştu, bugün bu yeni merkez neden İstanbul olmasın ve bu yatırımlar neden ülkemize gelmesin.
Önce Dubai’nin nasıl bu noktaya gelmeyi başardığına bir göz atalım. Ben Dubai’yi cazip yapan tek şeyin vergi yok algısı olduğunu düşünenlerden değilim. Birleşik Arap Emirlikleri, yıllar önce Dubai’yi “öngörülebilir” ve “yatırımcı dostu” bir sistemle inşa etti. Buradaki iki kelimeyi özenle seçtim. İlki öngörülebilir, yani vergisel sistemi ve bürokrasisi açısından sürprizlere kapalı ve istikrarlı.
İkinci kelime ise yatırımcı dostu, yani vergisel açıdan ticaret yapmak için cezbedici avantajlar sunan. Bugün Dubai gelir vergisinin olmadığı, kurumlar vergisinin ya hiç olmadığı ya da en yüksek oranın yüzde 9 olduğu, çok yüksek kârlarda ise ancak %15 seviyesine çıktığı, Serbest Bölge’lerde ise hiç olmadığı, kâr transferinin serbestçe yapılabildiği, %100 yabancı mülkiyetin mümkün olduğu ve ayrı hukuk sistemlerinin uygulandığı bir bölge. Bir matematik formülü ile anlatmam gerekirse; vergi, hukuk, hız ve güvenin toplamı da diyebilirim.
Sermayeyi çekemeyen ülke, vergi de toplayamaz.
Dubai İstanbul’un yerini alabilir mi sorusunun cevabını İstanbul’dan ziyade Türkiye’nin mevcut durumunu göz önüne alarak değerlendirmek daha doğru olsa gerek. Ülkemiz malum, coğrafi olarak dünyanın merkezinde, Avrupa, Asya ve Orta Doğu’nun kesişim noktasında, gelişmiş lojistik ve üretim altyapısı ile beraber genç ve dinamik de bir nüfusa sahip.
Bunların her biri önemli avantajlar. Yeterli mi, değil. Sebeplerine gelince az önce bahsettiğim o iki kelimenin yanıtlarını ülkemiz için analiz etmek gerekiyor. Öngörülebilir bir ülke miyiz, ne yazık ki değiliz. Bürokrasinin sıkça değişim gösterdiği ve stabilitenin korunamadığı bir ülkeyiz.
Türkiye’de faaliyet gösteren sanayicinin yahut tacirin dahi geleceği planlamakta zorlandığı bir ülke pozisyonunda olduğumuz için yatırımcılar açısından öngörülebilir olabilmek hayli zor. Bürokrasi ağır ve çok katmanlı, mevzuat sık değişiyor ve yargı süreçleri uzun. Tüm bunlar yabancı yatırımcılar için son derece kritik başlıklar. Gelelim vergilere. Ülkemizde standart uygulanan Kurumlar Vergisi %25. Bu oran finans sektörü için %30. Batılı gelişmiş ülkelerdeki oranlar ile hemen hemen eşdeğer. Gelir vergisi ise %40’lara kadar çıkıyor.
İstanbul’un Dubai olması için 5 radikal adım
Eğer gerçekten bu hedefi konuşacaksak, kozmetik olmayan sistemsel bir dönüşüme ihtiyacımız var.
Evvela cesur ve net bir vergi reformu şart. Sayın Mehmet Şimşek’in dikkatini çeker miyim bilmem ama Türkiye’nin böylesi önemli bir fırsatı yakalayabilmesi için radikal adımlar atması gerekiyor. Örneğin uluslararası yatırımcı için elbette belirli segmentlerde olmak üzere 0% gelir vergisi modeline geçilebilir. Finans, holding ve ticaret şirketlerine özel düşük vergi rejimi uygulanabilir ve en az 10 yıl değişmeyecek uzun vadeli vergi garantisi taahhüt edilebilir. İkinci olarak mevcut serbest bölgeler revize edilebilir, ayrı hukuk sistemi kurulabilir, İngilizce yargılamaya izin verilebilir, bağımsız regülasyon otoritesi kurulabilir ve Uluslararası tahkim merkezi ile hukuki zemin sağlamlaştırılabilir.
Şirket kurmak hızlandırılırken tüm izinler ve bürokratik süreçler dijitalleşebilir, lisans süreçleri sadeleştirilebilir. Sermaye hareketlerinde tam serbestlik sağlanarak kâr transferinde sınırsız özgürlük getirilebilir, döviz kontrolü algısı tamamen kaldırılabilir ve uluslararası bankacılık entegrasyonu inşa edilebilir. İstanbul sadece sadece ticaret merkezi değil, aynı zamanda yaşam merkezi haline dönüştürülerek yabancılara uzun süreli oturum ve vergi avantajı sağlanırken, uluslararası eğitim ve sağlık altyapısı kurulabilir. Yüksek gelir grubuna yönelik şehir planlaması yapılabilir.
Bugün dünya yeniden şekilleniyor; tedarik zincirleri kırılıyor, yeni ticaret merkezleri oluşuyor ve şirketler merkezlerini taşıyor. Tam bu dönemde İstanbul bu dalgayı yakalayabilir. Yeter ki cesur vergi politikasına sahip, hızlı ve sade bürokrasi üreten ve uluslararası hukuk güveni kurulsun. Emin olun arkası çorap söküğü gibi gelir.