Jeopolitik iklim değişikliği
Dünya sathında içinden geçtiğimiz süreç, ekonomik, sosyolojik, jeopolitik ve psikolojik krizlerin eş zamanlı olarak ortaya çıktığı, birbirilerini beslediği ve derinleştirdiği olağanüstü yıkıcılıkta bir “kusursuz fırtınayı” (perfect storm) andırıyor. Bildiğimiz değerler, normlar ve kurumlar birbiri ardına çöküyor. Milyarlarca insanın ne liderliğe, ne paraya, ne metale, ne devlete, ne cemaate, ne akademiye, ne kiliseye, ne geçmişe, ne de geleceğe güveni var. Sadece fırtına geçinceye kadar çoluk çocuk başımızı sokabileceğimiz bir sığınak arayışındayız. Lakin sizlere kötü bir haberim var zira bu fırtına geçici değil kalıcı. Üstelik de artık konumuz meteorolojik bir afet değil tüm evreni kuşatıcı uzun erimli bir iklim değişikliğinden bahsediyoruz.
Krizler esasen uluslararası sistemin değişmez dinamiği. Bu nedenle bir krizin çıkmasından çok yönetilemez hale gelmesi tehlikeli olan durum. Savaşlar her zaman çıktı; ekonomik şoklar hep oldu; suikastler, darbeler, afetler yani genel gidişatı değiştirebilecek beklenmedik iniş çıkışlar her zaman vardı. Ancak bu ani dalgalanmalara karşı sistemin görünmeyen amortisörü olarak kurumlar, kurallar, diplomasi ve karşılıklı bağımlılık dediğimiz o muhteşem olgu kendini gösterirdi.
Bugün sarsıntıların ve yol üstündeki çukurların daha fazla hissedilir olmasının en temel sebebi şok dalgalarını emici ve düzenleyici amortisörlerin devreden çıkmış olması ve her şokun doğrudan bünyenin bütününe vurması. Ekonomik şokları kalıcı krizlere, jeopolitik sorunları doğrudan çatışma riskine, teknolojik sıçramayı da bir varoluşsal soruna döndüren şey de bu. Arada herhangi bir yumuşatıcı, dengeleyici bariyerin kalmamış olması.
İklim neden buz denizi?
Soğuk savaşın bitiminde iklim tatlı tatlı ısınınca “iklim değişir de Akdeniz olur diye düşünüp gülümsemiştik”. Antlaşmalara, kurumlara, ideallere güvenimiz vardı. Kurumlar bazen yavaş işlese de bir şekilde çalışırdı. Bugün havalar soğuduğunda ilk donan alan maalesef tam da burası; tüm denizin yüzeyini kaplayan o “güven” katmanı.
Devletler artık kurumlar değil liderler (çoğu güvenilmez bulunuyor) düzeyinde temsil ediliyor ve bu seçilmiş krallar arasında ivmesi sürekli değişen bir pazarlıklar silsilesi var. İlginç olan kritik bir konuda harika bir anlaşma yaptıklarını iddia eden liderlerin aynı gün içerisinde rakip diğer liderle yaptıkları ve tamamen aksi istikametteki bir toplantıdan da aynı cümlelerle çıkabilmeleri. Devletlerin en üst düzeyini temsil eden liderler, “5 dakikada değişir bütün işler” sloganına uyumlu görünüm veriyorlar. Liderler arasında gerçek bir bağ kurmak ise imkansız, yalnızca mecburi ve tedirgin bağlantılar var.
Tam da bu nedenle politik iklim empati, uzun vadeli vizyonlar ve kurumsal süreklilik gibi kavramları değil kısa vadeli kazanç ve iç politik öncelikler üzerinden şekilleniyor. Liderler iklimi yumuşatmak yerine buz üstünde kaymayı öğrenmeye çabalıyorlar. George Kennan “soğukluk bazen savaşın değil güvenin yokluğudur” diye tanımlar ortamın buz kesmesini. Bu iklimde diğer her şey gibi ilişkiler de karşılıklı güvensiz, son derece sert ve soğuk, esnekliği az ve kırılganlığı yüksek, somut ve gerçek olan her şeyinse üzeri kat kat örtülü. Henüz yeni çağın ısıtıcı ateşi de keşfedilmedi.
Nihilist penguenler iklimi
Bir süredir sürüsünü terk edip bambaşka bir yöne doğru giden nihilist pengueni dilimize dolamış vaziyetteyiz. Onun dünyası ile bizim ona yüklediğimiz anlam bambaşka olsa da yönünü kaybetmiş bir penguenciğin, diğerlerini terk edebilme kudretini kendi çaresizliğimizi yansıtan bir çıkış penceresi gibi konumlandırmayı tercih ettik. Oysa o sadece yolunu ve yönünü kaybetmişti ve sonu ölümle bitecek bir yolculuğa çıkmıştı. Terk edişi bilinçli bir seçim değil, bir yön kaybından kaynaklansa da biz yine de penguenimizi çok sevdik; kendimizle özdeşleştirdik. Hatta Trump bile elini tutup, onu Winter Wonderland yapmaya niyetlendiği Grönland’a götürdüğü bir yapay zekâ paylaşımı yapmayı ihmal etmedi.
Tüm bu görsellikler, kullanılan metaforlar, sloganlar özünde ekopolitik iklimin nasıl değiştiğinin de bir göstergesi. Trumplar gelir geçer; ve hatta olayı ondan ibaret sananlar fırtına geçti diye de sevinebilirler. Ancak fırtına sadece bir semptom. Esas olan iklimin değişmekte oluşu. Hukuk kuralları, para ve değer birimleri, seçim sistemleri, demokrasi ve insan hakları tanımları, güvenlik riskleri, liderlik tipolojileri, devlet yani siyasi merkez ile insan arasındaki ilişkiler, diplomasinin kuralları toptan değişecek. Devletlerin egemen eşitliği ve sınırların dokunulmazlığı ilkesi zaten rafa kalkmış durumda; bu daha da belirginleşecek. Maalesef buz tutacağız. Fırtınadan kaçmak için sığınak aramak yerine, bol fırtınalı, tipili, sağanak yağışlı bu yeni dünyada sağlam mimariler, dayanıklı yapılar inşa etmenin yollarını bulmalıyız.
Bu yeni bir sömürgeleştirme ve coğrafi paylaşım döneminin başlangıcı. Arz ve üretim alanları ve ticaret güzergahları yeniden belirlenecek. Zira bir önceki jeopolitik planlama eski değerlerin ışınında ve genellikle petrol bazlı olarak yapılmıştı. Şimdi ise tekno oligarkların liderliğinde nadir elementler, yapay zekâ, uzay ve biyoloji araştırmaları merkezde tutan yeni bir jeopolitik tasarımın inşası aşamasındayız.
Bugünün statükosu II. Dünya savaşının beş galibinin şekillendirdiği bir atmosferde yapılmıştı. Şimdi ise bırakın bu beş devleti, yeni jeopolitik mücadelede artık devlet olmayan tekno aktörler de devrede olacaklar. Belki de bu varlıkları ile bir sonraki küresel savaşın nedeni olacaklar.