Jeopolitikte yeni güç: Petrolden nadir toprak elementlerine
Biraz eskiye gidelim. The Economist Dergisi, 6 Mayıs 2017 sayısının kapağında küresel ekonomide bir dönüşüme işaret etmişti. Kapakta, okyanusun ortasında Google, Amazon, Apple, Facebook ve Microsoft gibi teknoloji devlerinin logoları yerleştirilmiş petrol platformları yer alıyordu. Mesaj netti. Veri artık yeni bir petrol, yeni bir silah ve yeni bir savaş alanıydı. Çünkü ekonomik değeri yaratan ana unsur değişiyor; enerji devlerinin yerini veriyi toplayan, işleyen ve yöneten teknoloji şirketleri alıyordu.
En değerli şirketler listesinde önemli bir dönüşüm göze çarpıyor
Son yirmi yıl incelendiğinde, Dünya’nın en değerli şirketler listesindeki değişim de bunu doğrular nitelikte. Örneğin, 2005 yılında bu listede küresel ekonominin temel ağırlık merkezlerinin enerji, finans ve sanayi olduğunu görüyoruz. Listenin üst sıralarında ExxonMobil, BP, Royal Dutch Shell gibi petrol devleri; Citigroup ve Bank of America gibi finans kuruluşları yer alıyordu. Küresel ekonomik güç büyük ölçüde enerji üretimi, sermaye akışı ve fiziksel üretim kapasitesi üzerinden şekilleniyordu.
Bugün ise çok farklı bir tablo var. Listenin zirvesinde Nvidia, Apple, Microsoft ve Alphabet gibi teknoloji şirketleri yer alıyor. Özellikle yapay zekâ ve yarı iletken odaklı şirketlerin trilyon dolarlık değerlere ulaşması, ekonomik gücün artık veri işleme kapasitesi ve hesaplama gücü etrafında toplandığını gösteriyor. Ancak işin ilginç tarafı şu: Dijital ekonomi büyürken fiziksel kaynakların önemi azalmıyor, tam tersine daha stratejik hale geliyor. Çünkü veri merkezleri enerji olmadan ya da yarı iletken üretimi kritik mineraller olmadan çalışamıyor. Başka bir ifadeyle, dijital ekonominin yükselişi fiziksel kaynaklara olan bağımlılığı azaltmıyor, hatta daha stratejik hale getiriyor.
ABD’nin jeopolitik oyunu
ABD, yüksek katma değerli teknoloji üretiminde ve özellikle çip teknolojisinde üstünlüğünü korumaya çalışırken, bunun sürdürülebilir olması için nadir toprak elementlerine (NTE) ihtiyaç duyuyor. Bu konuda Çin’in hakimiyeti dikkat çekiyor. Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) verilerine göre Çin, dünya nadir toprak üretiminin yaklaşık %60’ını gerçekleştirirken, işleme ve rafinaj kapasitesinin %90’ından fazlasını kontrol ediyor. Kalıcı mıknatıs üretiminde küresel payı da %90’ın üzerinde. Elektrikli araç motorlarından F-35 savaş uçaklarına, bataryalardan yapay zekâ altyapılarına kadar farklı alanlarda Çin önemli bir tedarikçi. Trump’ın gümrük vergileri sonrasında Çin de NTE kozunu daha açıkça kullanmaya başladı. Trump buna karşılık enerji yolları ve jeopolitik hatlar üzerinden Çin üzerinde baskı oluşturmaya çalışıyor.
Çin’in yumuşak karnı
Çin’in en büyük kırılganlığı enerjide dışa bağımlı olması. Petrol ithalatında en önemli tedarikçileri arasında Suudi Arabistan, Rusya, Irak, Birleşik Arap Emirlikleri, İran ve Umman yer alırken, LNG tarafında ise Katar ve Avustralya öne çıkıyor. Çin’in tedariğinde Hürmüz Boğazı ve Malakka Hattı kritik öneme sahip. Hürmüz’de yaşanan gerilimler zaten piyasaların gündeminde. Malakka tarafında ise ABD’nin Endonezya ile savunma iş birliklerini artırması dikkat çekiyor. Çünkü Çin’in enerji ve ticaret akışının önemli bir bölümü bu hat üzerinden geçiyor. Kısacası Çin, nadir toprak elementleri kartını masaya koyarken ABD de enerji yolları ve deniz ticaret hatları üzerinden Çin’in kırılgan noktalarını baskılamaya çalışıyor.
Trump ve Xi görüşmesi
2025 yılı verilerine göre ABD Çin’den 308 milyar dolarlık ithalat yaparken, Çin’in ABD’ye ihracatı 106 milyar dolar. Rakamlar ABD’nin Çin’e karşı yaklaşık 202 milyar dolarlık bir mal ticareti açığına işaret ediyor. Bir önceki yıla göre bu açık yaklaşık %30 seviyelerinde gerilemiş olsa da, yine en büyük açık Çin ile ticari ilişkilerde. Mevcut savaş koşullarında Çin’in İran’a desteği çok konuşuluyor. Çin, İran’dan hem daha ucuza petrol temin ederek çeşitlendirme yapıyor hem de bölgede ABD’nin dominansını kırmak istiyor. Öte yandan ABD’ye mal satmaya devam etmek istiyor. ABD de teknoloji üretiminin devamı için Çin’in NTE’lerine ihtiyaç duyuyor. Kısacası, iki taraf arasındaki rekabet sertleşse de, ekonomik bağın kopması mümkün değil. Bu nedenle masadan sert bir ayrışmadan çok İran ve birçok konuda ortak bir zemin arayışı çıkması daha olası görünüyor.