Kağıttan kaplanlar ve Doğu’nun cazibesi
Çocukluğumuzda "Dallas" dizisi seyrederdik. Hiç görmediğimiz, hayalini bile kuramadığımız muhteşem evler, arabalar, mobilyalar “Kaf Dağı'nın ardındaki bir masal âleminden” yansırdı ekranlara. Teknoloji, onun ürünleri, dizayn, estetik, hayatı kolaylaştıran-güzelleştiren ne varsa hep orada, Batı’daydı. Doğu ise kendi yoksulluğunda ve yoksunluğunda yaşar, siyah beyaz televizyonlardan o uzak, ışıltılı dünyaya “kedinin kasap vitrinine baktığı gibi” bakardı.
Ama insanlık ölçüsünde bir göz kırpma sayılabilecek, en babayiğinden 30-40 yılda tablo tersine döndü. Serbest piyasa, küreselleşme, rekabetçilik, sermaye akımları derken Batı ürünleri dünyanın her yerine yayıldı. Ancak az gelişmişler de işi çabuk öğrendi; kısa sürede boynuz kulağı geçti. Hayatın kuralı: her yükselişin bir zirvesi var. Hazıra dağ dayanmıyor. Yenilenmeyen, sahip olduklarının rehavetine kapılıp çalışmadan yüksek standartlarda yaşamak isteyenlerin ayağının altından zemin kayıyor.
Duraklama, ardından gerileme geliyor. Trump’ın geçenlerde Rusya için kullandığı “kağıttan kaplan” benzetmesi, şimdilerde boyası, sıvası dökülmeye başlayan Avrupa’ya bakınca kulağa hiç yabancı gelmiyor. Bir zamanlar kudretli görünen ülkeler artık “ağzında dişi kalmamış ejderhaya” dönüşüyor. “Almanya efsanesi” bile külleniyor. Dünyanın en büyük şirketleri listesine Avrupalılar girmekte zorlanıyor.
Avrupalının keyfine turistler sponsor mu?
Seyahat ettikçe, kitaplardan değil, fiilen kıyaslama yapma şansı buluyor insan. Hizmet sektörünü alın: Avrupa hem kendi vatandaşlarını ekonomik olarak zorluyor, Ukrayna savaşının da sponsorluğu omuzlara biniyor; hem de kendi tembel hayatına turistleri fahiş fiyatlarla sponsor yapmaya çalışıyor. Venedik’ten dönen arkadaşlarım, “Bir kokteyl, bir kola, 40 euro hesap” diye yakınıyor. Başkası Roma’da, beş yıldızlı otelde 200 euro ödediği odada artık diş fırçası, terlik bulamadığına şaşırıyor. Bir diğeri Fransa tatilinde “Et yok, şarap yok, yine de iki kişi 100 euro hesap” diye şikâyet ediyor.
İstanbul’da hamburger parasına sofra donatmak
Öte yanda doğuya dönüyorsunuz. “En pahalı şehir” diye adı çıkmış Tokyo’da bile 60-70 euroya dört yıldızlı otel bulunuyor; pijamasından kişisel temizlik setine kadar her şey dahil. On euroya suşiyle doymak mümkün. Vietnam’da taksiyle 20 kilometre yol gidip birkaç euro ödüyorsunuz. Çin’de İstanbul’daki bir hamburger parasına sofra kuruyorsunuz.
Seyahatten dönüp kredi kartı ekstrenize baktığınızda, dolar hesabı iki haneli yemek ödemenizin neredeyse hiç olmadığını görüp şaşakalıyorsunuz! ABD’de yüzde 25 bahşiş bırakmazsanız ayıplanıyorsunuz; oysa Japonya’da bahşiş bırakmak hakaret sayılıyor! Hal böyle olunca Japonya’da her şey zaten en az yüzde 10 ucuzlamış oluyor. Güneydoğu Asya’da Avustralyalı bolluğunu görünce, bir zamanlar Side’de kışı geçiren Alman emekliler akla geliyor. Oteller neredeyse bedava. Sidney’de 30 dolar olan bir paket sigara Tayland’da en fazla dört dolar, o hesapla gelen bile var!
Batı, özellikle Avrupa dinamizmini yitirmiş, rekabetten uzaklaşmış, kalitesi yerlerde sürünüyor, mal ve hizmette maliyet hesabını artık “keyfine göre” yapıyor. Kendi hayat standartlarını korumak için sizi sponsor yapma nobranlığından vazgeçmiyor. Asya ise gümbür gümbür: Rekabetçi, fiyat-kalite dengesi tutuyor, sürümden kazanıyor, müşteri memnuniyeti üst düzeyde. Dünya değişiyor, rekabet keskinleşiyor. Avrupa değişmemekte direniyor, sorunlar halının altına süpürülüyor, galiba ‘doğal ömür’ nihayetlenme yolunda. Mesela son zamanda İngiltere yabancıyı yolunacak kaz görüp ağır vergilere boğuyor; expat göçü Londra’dan Dubai’ye, Asya’ya akıyor. Velhasıl şu tabloya bakınca, Avrupa’nın SSCB’nin yolunu tuttuğunu söyleyenler haksız değil.