Kalkınmanın fosil jeopolitiği
Net sıfır hedefleri, iklim taahhütleri, enerji dönüşümü, yeşil finans, sürdürülebilir kalkınma… Bu boş, konferans vitrini kelimeler, yerini, İran-İsrail-ABD hattındaki savaşla birlikte; petrol, boğaz, tanker, üs, füze ve enerji koridoru gibi eski kelimelere bıraktı.
Reuters’ın 8-9 Mart tarihli haberlerine göre Brent petrol 119 doların üstünü gördü; Hürmüz Boğazı çevresindeki risk, küresel tedarik korkusunu büyüttü ve piyasalarda sert bir sarsıntı yarattı. Bütün hikâye burada düğümleniyor zaten. Yeşil dönüşüm anlatısı, ilk ciddi jeopolitik türbülansta gidip fosil jeopolitiğinin duvarına çarpıyor.
Fosil gerçekliğin gölgesinde kalan insan
Dünya hâlâ petrolsüz bir güvenlik mimarisi kurmuş değil. Hatta tam tersine, enerji meselesi büyüdükçe güvenlik dili daha da askerileşiyor. Bir yandan “iklim liderliği” konuşuluyor, öte yandan enerji arzı tehlikeye girince herkesin gözü aynı yere dönüyor: Hangi boğaz kapanır, hangi rafineri vurulur, hangi sevkiyat aksar? Reuters’ın 5 Mart tarihli analizinde de açıkça görüldüğü gibi, savaşın etkisi yalnızca petrol fiyatında değil; tanker taşımacılığında, gaz maliyetlerinde, sanayi girdilerinde ve küresel enflasyon beklentilerinde zincirleme bir baskı üretiyor.
Tabi bu hikâyede kalkınmanın ilk kaybedeni, her zamanki gibi sıradan insanlar. Bir başka deyişle; elektrik faturasını ödeyen, ulaşım zammını hisseden, pazarda etiket değişimini gören, işi yavaşlayan, geliri eriyen, göçe zorlanan, belirsizliği sırtında taşıyan insanlar. Kalkınma, sahada önce altyapı meselesi gibi görünür; ama ilk darbeyi aslında gündelik hayat alır. Büyük stratejilerin enkazı markette, mutfakta, kirada, okul yolunda, hastane kuyruğunda, en önce sıradan insanın omzuna düşer. UNDP’nin 3 Mart 2026 tarihli açıklaması da bölgedeki gerilimin; barışı, kalkınmayı ve insanların refahını doğrudan aşındırdığını açıkça söylüyor.
Savaşların ertelediği küresel gelecek
Savaş yalnızca iklim ve kalkınma krizini daha da derinleştiriyor. Çünkü savaş demek daha fazla yangın, daha fazla yıkım, daha fazla yeniden inşa, daha fazla fosil yakıt tüketimi, daha fazla askeri lojistik, daha fazla karbon yoğunluk demek. Bir enerji altyapısı vurulduğunda mesele sadece güvenlik olmaktan çıkar. Aynı zamanda çevresel yük de büyür. Buna bağlı olarak ekonomik yük de… Bir bölge savaş ekonomisine sıkıştığında iklim uyumu, su yönetimi, dirençli şehirler, temiz enerji yatırımı gibi başlıklar otomatik olarak erteleniyor. Sonra da kürsülere çıkıp iklim hedeflerinden söz ediliyor. Oysa gerçek şu: Savaş, iklim krizine ara vermiyor; onu hızlandırıyor. UNDP’nin “Development at Risk” çerçevesi de iklim, enerji, kırılganlık ve çatışma arasındaki bağın artık yan not değil, merkez mesele olduğunu gösteriyor.
Fosil jeopolitik kazanıyor
Ne kadar yol kat edersek edelim, sürdürülebilirlik söylemleri ne kadar sıklıkla telaffuz edilirse edilsin, finalde yine aynı çıkmaza geri dönüyoruz. SIPRI verilerine göre küresel askeri harcama 2024’te 2.718 trilyon dolara çıktı. Aynı rapor, bunun 2023’e göre reel olarak yüzde 9,4 artış olduğunu ve en az 1988’den beri görülen en sert yıllık artış sayıldığını belirtiyor. Yani burada kast edilen şey sadece “harcama yüksek” değil; aynı zamanda artış temposunun da olağanüstü hızlanmış olması. Ayrıca SIPRI, harcamaların on yıldır kesintisiz arttığını ve 2024’te küresel askeri yükün dünya GSYH’sinin yüzde 2,5’ine yükseldiğini söylüyor. Yani dünya fosil dışı kaynak bulamıyor değil, önceliklerini seçiyor.
Evet, dünya bilinçli olarak okuldan, sağlıktan, iklim uyumundan, yoksullukla mücadeleden tasarruf edip savaşa kaynak ayırıyor. Kısacası sürdürülebilir kalkınma hedefleri kâğıtta kalıyorsa, sebebi hedeflerin zayıflığı değil; savaşın, petrolün ve silahın hâlâ asıl siyasi öncelik olması. Geri kalan her şey, biraz lansman, biraz vitrin.