Kent kültürü ve kimliğinde müze efekti

Dünya'yı haber kaynağınız olarak eklemek için tıklayın!

Yaklaşık bir yıl önce kaybet­tiğimiz Türkiye’nin önemli sanatçı ve müzecilerinden To­mur Atagök’ün 90’ların ikinci yarısında bir grup sanatçı, aka­demisyen ve sanatseverle yola çıkarak kurduğu İstanbul Sa­nat Müzesi Vakfı’nın başkanlı­ğını iki dönem de ben yaptım. Vakfın amacı İstanbul’a, eksik­liği hissedilen bir modern ve çağdaş sanat müzesi kazandır­mak idi. O zamanlar daha Pera Müzesi, İstanbul Modern, Do­ğançay Müzeleri yoktu. Vakıf üyeleri bir yandan müzenin ku­ruluşu ile ilgili olanakları araş­tırırken diğer yandan da kap­samlı bir yatırımı üstlenmesi gereken kurumları harekete geçirmeyi de hedeflemişlerdi.

Çalışmalarımızı bu istika­metlere kaydırarak Cumhur­başkanlarımız, Başbakanları­mız, Kültür Bakanlarımız ve Belediye Başkanlarımız başta olmak üzere bürokrasinin ilgi­li tüm birimlerini ziyaret ettik. Modern ve çağdaş bir müzenin sanatımızın, sanatçılarımızın ve toplumumuzun gelişmesin­de ne kadar önemli bir rol üst­lenebileceğini anlatmaya ça­lıştık. Kimi politikacılarımızın “çok haklısınız, hemen hareke­te geçmeliyiz” cevabı ile aka­binde hiç bir şey yapmadıkla­rını gördük, kimi seçilmişlerin “böyle boş işlerle uğraşmayın” tavsiyelerini not ettik, ancak kulak asmadık. Ayrıca kamu­oyunun dikkatini modern ve çağdaş sanat üzerine odakla­mak için birçok inanılmaz et­kinlik gerçekleştirdik.

Geçmişimizden bir örnek

Örneklerden biri: Dönemin İstanbul’daki Amerikan Baş­konsolosu David Arnett ile va­kıf üyelerimiz bir resepsiyon­da 11 Eylül faciasının sonuçla­rını tartışırken, Amerika’nın yanlış bir şekilde terörizm ile İslamı bir arada andığın­dan yakınmıştık. Bu yanlış et­kiyi bir nebze de olsa kırabil­mek amacıyla ne gibi projeler geliştirilebilir diye düşünür­ken Amerikan sanatçılarının eserlerinden oluşacak bir ser­giyi bir İslam ülkesi olan Tür­kiye’mizde, hatta Topkapı Sa­rayı’nda açmayı önerdik. Or­ganizasyonu İSMV olarak biz üstlenecektik.

Konsolosluk Amerikan Dı­şişleri Bakanlığı ile temasa geçti ve Washington’daki Na­tional Gallery’den bir seçkiyi 11 Eylül 2002’de Topkapı Sara­yı’nda “True Colors” adı ile ser­gilemeye başladık. Hatta sergi açılışını dönemin İstanbul ve New York Belediye Başkanları Ali Müfit Gürtuna ve Michael Bloomberg’in beraber yapma­larını sağladık. Akabinde ser­giyi ABD Büyükelçiliğinin bir faaliyeti olarak Ankara’ya da taşıdık.

Bir diğer etkinlik olarak da Yusuf Taktak ve Tomur hoca­mızın önerisi ile Karsten Sc­hubert’in kaleminden çıkan “Küratör’ün Yumurtası” isim­li kitabı yayınladık. Bu kitap o zamanlar çok ilgimi çekmişti. Çünkü yazar müzelerin, ilk ku­rulduğu yıllarda eserleri derle­mek, korumak ve ileriki yılla­ra sağlıklı bir şekilde taşımak üzere kurgulandığından, ancak ziyarete açık olmasının düşü­nülmediğinden bahsediyordu.

Yazara göre 1759’da, kurulan ilk müze olarak bilinen British Museum, sanat eserlerinden daha çok kitap ve el yazması eserler biriktirmişti. Eğitim­li asillerin alanı olan bu müze­ye sıradan halkın girmesi çok zordu. 1785’te Londra’da bulu­nan Alman tarihçi Wendeborn müzeyi ziyaret etmek için ofise itimatnamesini bıraktıktan 15 gün sonrasına randevu alabil­diğini yazmıştı.

Müzelerin toplumun gelişiminde rolü

Müzelerin toplumun geliş­mesinde önemli bir rol oyna­yabileceğini ilk fark edenler 1792’de Fransa’da monarşi­yi bitiren cumhuriyetçiler ol­muştur. Louvre sarayının mü­zeye dönüştürülmesi kararı ihtilalden sadece 9 gün sonra alınmış, müzeye sembolik ola­rak yeni cumhuriyetin amacını ve politikalarını halka anlatma görevi yüklenmiştir.

Yazarın ifadesiyle, yeni mü­ze devrimin kazançlarının bir sembolü olarak azınlığı temsil eden aristokrat ve eğitimli asil­ler yerine çoğunluğa ait halkın olacaktı. Müze bütün vatan­daşlara o zamana kadar özel mülkiyet altında olan kültürel değerlerden eşit pay alma sö­zünün garantisiydi. Daha önce önünden geçerken bile tedir­gin olunan Louvre Kraliyet Sa­rayı halka eğitim ve aydınlan­manın mabedi olarak hizmet verecekti. Müze aynı zaman­da geçmişteki sınıf farkının or­tadan kaldırıldığının da kesin ifadesiydi.

Napolyon döneminde mü­ze yepyeni bir görev üstlendi. Napolyon’un fethettiği her ül­kenin en önemli sanat eserle­ri Paris’teki yeni müzelere ta­şınmaya başlandı. Paris artık sanat birikimi olarak çok fark­lı bir pozisyondaydı. Birkaç yıl içinde Rönesans sonrası sanat eserlerinin büyük çoğunluğu Fransa’nın başkentindeydi.

1803 yılında, Fransa Ada­let Bakanı, Napolyon’a “Dahi­lerin eserlerinin toplanması ve özgürlük ülkesinde korun­ması aklın ilerlemesini ve in­san mutluluğunu hızlandıra­caktır.” şeklinde bir mektup yazmıştır. Açıkçası, dönemin adalet bakanı, ülkesinde aklın ilerlemesi ve suç işleme sevi­yesinin düşürülmesi için alı­nacak tedbirler arasında sana­tın biriktirilmesi, korunması ve ileri nesillere taşınmasının öneminin ve müzelerin bu yol­da etkin bir rol alabileceğinin altını çiziyordu.

Sene 2026, Fransızların bu tespitinden 223 yıl sonra biz hala, bilhassa Anadolumuzun birbirinden güzel ve değerli şehirlerindeki seçilmişleri­mizi, atanmışlarımızı, kamu ve özel sektör kurumlarımızın temsilcilerini sanatın ve mü­zelerin halkın ilerlemesinde ne kadar etkin bir rol üstlene­bileceği hususunda ikna et­meye çalışıyoruz.

Yazara Ait Diğer Yazılar