Kolay para kazananların işini zorlaştırın zor para kazananlarınkini kolaylaştırın!

Hakan GÜLDAĞ
Hakan GÜLDAĞ hakan.guldag@dunya.com

Hakan Güldağ, ADMİB dosyası için kaleme aldı...

Geçen dosyamızda dünya ekonomisindeki daralma eğilimlerine dikkat çekmiştik. Gelişmeler, bizi doğrulamanın ötesine geçti.

Dünya ekonomi basını da epey ‘karamsar’ tablolar çiziyor. Financial Times’da geçen hafta çıkan bir değerlendirme Dünya Bankası yetkililerine dayanarak, “Ekonomide işler kötüden berbata doğru gitmeye başladı” diyordu. Wall Street Journal da, Amerikan Merkez Bankası Fed’in faiz artırımlarından olumsuz etkilenen ABD borsalarının ‘ayı piyasası’na girdiğini bildiriyordu.

Emtia fiyatlarında da bir durgunlaşma görülüyor. Pandemi dönemindeki dip seviyesinden yüzde 150 yükselerek martta zirve yapan bakır fiyatları düşüyor. Mart seviyesinin yüzde 20 kadar altına indi. Neden, bir çok başka metal fiyatlarında olduğu gibi Çin’deki kısıtlamalar ve Fed’in faiz artışları. Her iki neden de dünyada bir resesyon endişesini körüklemiş vaziyette...

Bu yıl dünya ekonomisinin ortalama büyümesi yüzde 2 civarında kalabilir

‘Resesyon’ ya da ‘durgunluk’ bir ekonomik büyümenin belirli bir süre boyunca yavaşlaması veya kısa bir süre için daralmaya dönüşmesi anlamına geliyor. Resesyon, bazen atıl kapasitesinin ortaya çıkması veya ekonominin uzun vadeli büyüme oranından daha düşük bir oranda büyümesi olarak da tanımlanabiliyor.

Bir-iki hafta ya oldu ya olmadı. Dünya Bankası ‘Küresel Ekonomik Beklentiler’ raporunu yayımlandı. İçeriği bakımından ‘kötümser’ demesek de, ‘iyimser’ olarak da nitelenemeyecek bir rapordu. Rapordaki öngörülere göre, dünya ekonomisi bu yıl yüzde 2.1’e gerileyebilir. Gelecek yıl bu gerileme yüzde 1.5’e kadar uzanabilir.

Dünya Bankası raporuna göre, gelişmiş ülkeler bu yıl ortalama yüzde 2.2 gibi düşük bir büyüme yaşayabilecek. Gelecek yıl ise gelişmiş ülkelerin büyüme beklentisi yüzde 1’in de altına inerek yüzde 0.8’e gerileyebileceği tahmin ediliyor. Gelişmekte olan ülkelerde de, büyüme oldukça düşük kalacak. Ortalama büyüme beklentisi bu yıl yüzde 2.2, gelecek yıl ise yüzde 2.6 düzeyinde.

Zenginlerin merkez bankaları ‘resesyon pahasına enflasyonla mücadele’ diyor

Dünya ekonomisi için kabul edilen resesyon sınırı yüzde 2.5. Buna bakarsak, Dünya Bankası’nın beklenti raporuna göre dünya çoktan durgunluğa girdi bile...

Resesyon ya da durgunluğun başlıca göstergeleri belli:

Üretimde duraklama veya düşüşün yarattığı işsizlik, talep daralması ve yatırım eğiliminde zayıflama...

Öte yandan, ekonominin yılın bir çeyreğinde düşük hızlarda büyümesi ‘resesyon’ teşhisi için yeterli olmuyor. Ancak iki veya daha fazla üç aylık dönem (çeyrek) düşük büyüme hızları ortaya çıktığında resesyondan söz edilebiliyor.

Ülke ekonomilerinin durgunluğa girdiğini gören hükümetler genellikle resesyon dönemlerinde ekonomiyi canlandıracak ve toplam talebi yükseltecek para ve maliye politikalarına öncelik verir.

Gelgelelim, işler bu sefer biraz farklı yürüyecek gibi. En azından şimdilik öyle görünüyor. Çünkü uzun bir dönemdir görülmediği kadar yüksek enflasyon da gelişmiş ülkelerde ekonomik istikrarı tehdit ediyor. Özellikle Amerikan Merkez Bankası Fed’in hesapta olmamasına rağmen 75 baz puanlık faiz artışı ve daraltıcı para politikasından vazgeçmeyeceğine ilişkin son açıklamaları, ‘resesyon pahasına enflasyonla mücadele’ konusunda kararlı olduğunu gösteriyor. Avrupa Merkez Bankası ECB’nin açıklamaları da Fed’in izinden gitmeye hazırlandığını ortaya koyuyor.

Dünya Bankası’nın beklediği resesyon sürecine aynı zamanda bir enflasyon sürecinin eşlik etmesi, hükümetlerin beklenebileceği gibi genişlemeci politikalar gütmesini zorlaştırıyor. En azından dünya ekonomisinin birlikte yaklaşık yarısını oluşturan ABD ve AB şimdilik kararlı görünüyor. Bu da dünya ekonomisinde bir resesyon ihtimalini artırıyor.

Dünyanın başı birbirini besleyen iki karşıt ekonomik eğilimle dertte

Peki enflasyonla birlikte resesyon olursa ne olur?

Doğrusu böyle bir durum dünya ekonomisinde ilk defa görülmüyor. 1970’li yılların sonunda benzer bir süreç yaşandı. O dönemde de Fed, enflasyonla mücadeleye öncelik vererek, faizleri hızla yükseltti. Gelişmiş ülkelerin bankaları zor günler yaşadı. New York, Londra gibi belli başlı borsalar o dönemde de ‘ayı piyasası’ alanına girdi.

Önümüzdeki dönemde de benzer bir süreç yaşanabilir. İki karşıt eğilimle karşı karşıyayız. Bir tarafta yükselen enflasyon diğer tarafta resesyon. Ve bunlar birbirlerini beslemeye müsait durumdalar.

Neden derseniz söyleyeyim:

Bir, enflasyonla mücadele için gelişmiş ülkelerin merkez bankalarının seçtiği faizleri yükseltme politikası borçların ödenmesini zorlaştıracak, talebi ve tüketimi azaltacak. Böylece ekonomik durgunlaşmayı besleyecek.

İki, ekonomik durgunluk, borsalarda değer kayıplarını ve işsizliği artıracak, işsizlik yoksullaşma üzerinden, borsaların değer kaybı ise sermaye ve servet erimesi üzerinden talep ve tüketimde daralma eğilimini besleyecek.

Üç, gelişmiş ülkelerdeki bu süreç, gelişmekte olan ülkeleri de, faizlerin yükselmesi ve borç krizi riskinin artması üzerinden kredi maliyetlerini ve ülkelerin risk primlerini (CDS) yukarı çekecek.

Finansal piyasalarda risklerin azaldığını görmek zaman alacak

Gelişmiş ülkelerdeki ekonomi basını ABD ve Avrupa Birliği’nde borç krizi riskinin artmaya başladığını yazıyor bir süredir. Finansal kuruluşların, düşük faiz ve parasal genişleme döneminde gelişmekte olan ülkelere verdikleri kredileri geri almakta güçlük yaşayacağını, bunun da dev bankaların dahi finansal yapılarını zayıflatacağını vurguluyorlar.

Gelişmiş ülkelerde bankalara yapılan ‘stres’ testleri şu sıralar daha ilgiyle izlenmeye başlandı. Son testin sorunsuz geçtiğinin açıklanması hisse senetleri piyasasını olumlu etkiledi. ABD ve Avrupa hisseleri geçen haftayı yüzde 3 civarında yükselişle kapadı. Ancak toparlanmanın süreceğine ilişkin bir görüş birliği yok. Analistler, enflasyonunun zirve yaptığını ve aşağıya doğru çekilmeye başladığını görmeden piyasaların rahatlayamayacağı görüşünde birleşiyorlar.

Gelişmekte olan ülkelerde ise gelişmiş ülke merkez bankalarının faizleri yükseltme hareketi CDS’leri yukarı çekti. Türkiye’nin risk primi de ciddi şekilde yükseldi. Dolar bazındaki ucuzluğuna rağmen İstanbul Borsası baskı altında. Demir-çelik ve banka hisselerine gelen yabancı satışları bunun en somut göstergelerinden biriydi.

Ekonomi yönetimi aldığı kararları gözden geçirmeli, yenilerini iyi tasarlamalı

Geçen hafta Cuma günü BDDK tarafından açıklanan karar ise özellikle şirketlerimizin risk primini daha da artırabilir. Bir yandan içeride borçlanmanın giderek zorlaşması, bir yandan da dışarıdan borçlanmanın maliyetlerinin giderek artması şirketlerimizi finansmana erişimde kritik bir noktaya getirdi.

Hemen her hafta açıklanmaya başlayan bu düzenlemelerin, resesyon ve stagflasyon tartışmalarının dünyanın gündemine iyice yerleşmeye başladığı bu dönemde çok daha iyi tasarlanması, getirisi ve götürüsünün iyi hesaplanması gerekir. Bu kararların şirketlerimizin işlerini kolaylaştırdığını söylemek zor. Aksine ihracatçılarımız dahil reel sektörden gelen şikayetler ve serzenişler, son düzenlemelerin şirketlerin enerjisini fazlasıyla aldığını ve ekonominin gidişatına ilişkin algının bozduğunu gösteriyor. Şöyle bir kulak kabartın... İş insanlarının Kahramanmaraş’tan Denizli’ye, Kayseri’den Adana’ya bu yöndeki endişelerini duymakta zorluk çekmeyeceksiniz.

İhracatçılarımıza en çok ihtiyacımız olan bir dönemde onların işlerini zorlaştırmayı değil, kolaylaştırmayı hedeflememiz gerekiyor. Düzenlemeler illa bir şeyleri zorlaştıracaksa, bu parayı kolay yollardan kazananların işleri olabilir. Parayı zor yoldan kazanan üretici, ihracatçı kesimlerin işleri ise kolaylaştırılmalı. Bu dönemde, Türkiye ekonomisi açısından işlevsel olan budur. Aksi, maalesef hiç istenmeyen sonuçlara yol açar. Rekabet gücümüzü zayıflatır.

BDDK’nın son açıkladığı dahil, ekonomideki sorunların nedenlerine odaklanmak yerine sonuçlarına odaklanan son dönem kararlarının yeniden gözden geçirilmesinde büyük fayda var!

Yazara Ait Diğer Yazılar Tüm Yazılar