Krizler ve sonuçlar

Gündüz FINDIKÇIOĞLU
Gündüz FINDIKÇIOĞLU GLOKAL BAKIŞ debrovian@gmail.com

2003 sonunda Ken Rogoff’un “bu iş böyle gitmez” uyarılarında bulunduğu dönemden bakarsak ABD ekonomisinde, 26 Kasım 2001’de ilan edilen ve tarihi Mart 2001 olarak verilen resesyon hariç 1982-2003 arasında sadece bir “normal” sayılacak resesyon yaşanmıştı. Genellikle genişleme dönemleri vardı. Örneğin Mart 1991’de başlayan genişleme 10 yıl sürdü. Reagan genişlemesi 7,5 yıl, 1960’ların büyük genişlemesi 9 yıl sürmüştü. Genişlemeler uzun sürüyordu oysa durgunluklar az sayıdaydı ve kısa süreli hale gelmiş gibiydi. Makroekonomik zaman serilerinin incelenmesi sonucunda ortaya atılan önemli bir iddia 1984 yılının birinci üç aylık döneminin bir kırılma, yapısal kopuş noktası olduğu şeklindeydi.

Bu gelişme tabii ki ileride büyümenin hiç yavaşlamayacağı anlamına gelmiyordu. Sadece negatif büyüme hızına geçiş ihtimalinin zaman serilerinin son 26 yıldaki -2008’den tam Lehman öncesinden bakarsak- eğilimi çerçevesinde artık daha düşük bir olasılığa sahip olduğunu söylüyordu. 2000 sonuna kadar var olan verilere göre 2001 yılında resesyon ihtimali yüzde 5 civarındaydı. Aynı şekilde, yeni bir durgunluğu 1’e yakın olasılıkla –yani neredeyse kesinlikle- ancak 19,5 yıl sonra bekleyebilirdik. 1929 öncesi söylenenlere, hatta o zamanlar Sovyetler Birliği’nde de yankı bulan iddialara benzer şekilde, 2000’ler başlarken olası resesyon tarihi istatistiksel olarak 2020 gibi görülüyordu. Ekonometri bize Büyük Finansal Kriz 2007-2009 hakkında doğal olarak hiçbir uyarıda bulunmuyordu çünkü kriz çok az rastlanan uç bir olaydı. Ancak normal bir resesyon için bile ima edilen tarih 2020 idi. Görünüşe göre kapitalizm yine istikrarlı bir döneme girmişti. Ancak hem 2008 finansal krizi hem de 2020 pandemisi “normal” görünenin olmayabileceğini bir kez daha gözler önüne serdi.

1929 Bunalımı sonrası Sovyetlerde konuyu gecikmeli biçimde de olsa teorize ederek kavrayan ekonomist Macar asıllı meşhur Evgeny Varga olmuştu: Varga’nın 1930 Aralık tarihli müdahalesinde kendi ideolojik ve ekonomik anlayışı içinde, yani kendi iktisat mantığına göre dengeye gelmeye başladığı söylenebilir. O kampta 1929’un sonuçlarını en çabuk kavrayan Varga olmuştu. 2007 öncesinde de olacakları en çabuk öngören isim Nouriel Roubini –yine bir göçmen- oldu. Kriz sonrası Roubini olumlu işaretlerin hızlı bir toparlanma manasına gelmeyeceğini söylemeye devam etti. Bu uyarılar kısmen doğru çıktı ancak sürekli alarm verdiği için sonraki analizleri ve tahminleri bir süre sonra etkisini yitirdi. 2010’da Pekin’de konuşan Paul Volcker da benzer noktalara temas etmişti. Tecrübeli “eskiler” piyasalardaki toparlanmaya güvenmemek gerektiğini vurguluyorlardı ancak risk iştahının birkaç yıllık, daha yapısal analizlere gelmediğini, çok kısa vadeli bakmanın finansa piyasaların doğasına daha uygun olduğunu unutuyorlardı. Evet, CDSlerin vadelerinin opsiyonlara göre uzunluğu ve her an alınıp satılabilirlikleri (piyasasının olması) açılarından “warrant” isimli enstrümana benzetilmesi anlaşılabilirdi. Yani CDS de riskliydi fakat bu piyasaları durdurmayacaktı ve durdurmaz da. Aslında finansal enstrümanların ve türevlerin az gelişmişliği/yokluğuna rağmen 1929 sonrasında da tam buna benzer tartışmalar yapılıyordu. Temel ekonomi politik dilinden yoksun hale gelmiş olmamız –ki bu dil klasik olduğu kadar neoklasik bir ekonomi politik dili de olabilir- gerçekte ve uzun dönem açısından neyi tartıştığımızın iyiden iyiye gözden kaçmasına neden oluyor.

Bugün yine bir “tail risk” ve inanılmaz bir parasal genişleme + mali genişleme sonrasında benzer sorularla karşı karşıyayız. 2009’da cevap muazzam parasal genişleme ve sıfır faiz oldu; hatta negatif faizli tahviller ortalığı kapladı. Ancak Çin dışında kamu harcamalarına başvuracak ülke pek yoktu. 1929’un dersleri alınmıştı ve parasal genişleme yıllarca sürdü. 2020’de daha da aktif davranıldı ve hem muazzam parasal genişleme hem de dev kamu maliyesi paketleri –doğrudan gelir desteği dâhil- devreye sokuldu.

Pekâla, sadece “parayla” kurtuluş olur mu? 1930’ların alternatif hikâyelerinin hemen hepsinde kısmi haklılık payı olabilir. Kanımca net olan şu: Likidite yoksa yarın da yok. Yok, ama bunlar yapılırken unutulmaması gereken şu: Gelişmiş ekonomiler son 12 yılın düşük faiz-bol likidite ortamını boşa geçirmediler. Dev teknolojik atılımlar ve çağ açacak piyasa yapısı değişimleri için hazırlar. Genellikle biraz geç kalan ekonomistlerin son dönemdeki popüler araştırma alanlarının başında robotizasyon ve yapay zekânın (AI) gelmesi bunun bir kanıtıdır. Artık sorun siyasi ve sosyolojik; yani bu teknolojik dönüşümü insanları perişan etmeden başarmak önemli. Bu nedenledir ki Amerikan hegemonyasının zayıfladığı falan yok. Belki tam tersi doğrudur.  

 

 

Yazara Ait Diğer Yazılar Tüm Yazılar
Para politikası 25 Ocak 2022
İktisadı bilmek 11 Ocak 2022
Kur 21 Aralık 2021
Lincoln ve determinizm 07 Aralık 2021
Savunmasız kur 16 Kasım 2021