Krizlerden fırsatlara
21. yüzyılın ikinci çeyreğine girdiğimiz bu son yılda, küresel krizlerin yeni normalimizin en belirleyici motifi olacağı net olarak görülüyor. Küresel sistem, Berlin duvarının yıkılışından itibaren daha önce tarihte görülmemiş bir bütünleşme ve karşılıklı bağımlılık üreterek genişlediğinden, Brezilya’daki kelebeğin kanat çırpması gerçekten de Çin’de kasırga yaratabilir durumda. Küresel köyün inşaatı tamamlandı. Tunus’ta bir sokak satıcısı kendisini yaktığında Arap Baharı’na dönüşebiliyor; Wuhan’daki bir virüs milyarları tehdit eden bir pandemiye yol açabiliyor; Hürmüz’ün kapanması küresel bir enerji krizine ve endüstriyel şoka neden olabiliyor.
Sistemin bu denli bütünleşmiş olması hem en verimli hem de en kırılgan yönü aslında. Küreselleşmenin sağladığı bağlantısallığın, üretim ve tüketim süreçlerini optimize ederek mal, sermaye, insan, enerji vs. akışını en düşük maliyetli, en hızlı ve en verimli hale getirdiği doğru. Dünya Ticaret Örgütü (WTO) verilerine göre, 2000 yılında 8-9 trilyon dolar olan küresel ticaret, 25 yıl içerisinde yaklaşık 35 trilyon dolara, küresel üretim ise IMF verilerine göre, 34 trilyon dolardan 115 trilyon dolara ulaşmış durumda. Birbiri ardına gelen küresel krizlere ve giderek daha da belirginleşen ulusal egemenlikçi ideolojilere rağmen bu büyüme, küreselleşme sürecinin alternatifsiz bir yön olduğunu ama biçim değiştirerek ve ulusal-merkezi denetime tabi bir biçimde ilerlediğini gösteriyor. Yani devlet olmayan küresel aktörlerin lokomotifliğinde gelişen küreselleşmeden, devletlerin tasarımı olan yeni bir modele doğru geçiş yapıyoruz. Nitekim küresel krizler çağı küreselleşmeyi bitirmese de onu, devlet efsanesini sisteme geri döndüren, ekonomiden ziyade siyasi motifi baskın olan bu yeni modelde şekillendiriyor. O yüzden de son 25 yılda her küresel kriz, devletlerin düzenleyici aygıt ve örgüt vasfıyla sistemi domine etmesiyle sonuçlanmış görünüyor.
Krizlerden nemalanmak mümkün mü?
Küresel krizler çağına girmişken, W.Churchill’in “iyi bir krizi asla boşa harcama” ifadesini hatırlamadan geçmemek gerekir. Krizlerin yalnızca yıkıma değil aynı zamanda fırsatlara da gebe olduğunu vurgulayan bu söz, günümüzün kırılgan ortamına bakıldığında şimdi daha da değerli. Dünya Ekonomik Forumu’nun (WEF) 2026 Küresel Riskler Raporu’na göre artık en büyük risk ekonomik durgunluk ya da iklim krizi değil, “jeoekonomik çatışma”. Ekonomik araçlar, iş birliği yerine karşılıklı güç mücadelesinde kullanılan silahlara dönüştüğünde, piyasa mantığı ile işleyen bir rekabet de doğal olarak kutuplaşma mantığıyla işleyen çatışmacı bir ortama dönüşüyor. Raporda, “rekabet çağı” olarak kullanılan kavram da içerik itibariyle parçalanma, korumacılık ve sistemik güvensizlik yaratan bir gerilim ve sürtüşme atmosferini anlatıyor.
Ekonomik ilişkiler artık barışın değil savaşın cephesi, hatta ta kendisi. Devletlerarası güç mücadelesi sadece askeri ve teknolojik satıhta sürmüyor. Gümrük tarifeleriyle, yaptırımlarla, enerji şoklarıyla, ambargolar ve yatırım kısıtlamalarıyla, tedarik zincirleri üzerinde kurulan baskılarla süren bir savaştan da söz ediyoruz. “Her satıhta mücadele” fikrinin temelinde de bu olgu yatıyor. Artık her satıh bir savaş alanı ve kazanmaktan çok karşı tarafı kaybettirmeye odaklı bir stratejiyle sürüyor. Kısaca herkes kaybediyor ve daha az kaybedenin kazanacağı bir kaybet-kaybet sürecini özümsemek durumundayız.
Peki, kaybederken nasıl kazanabiliriz?
Öncelikle sistemin mantığını doğru okumak çok önemli. Ekosistem artık iş birliği, haklar, özgürlükler, normlar vs. odaklı değil. En azından şimdilik durum böyle ve dünyayı farklı bir gözlükle okumamız şart. Satıhlar kadar mücadele katmanları da önemli. İlk katmanda “dayanıklılık” esaslı ve çok satıhlı (askeri, ekonomik, teknolojik, psikolojik) bir savunma sisteminin inşası; ikinci katmanda jeopolitik gücü sağlamlaştıracak lojistik hatlarını, boğazları, limanları, enerji koridorlarını güvenceye alacak öz kapasitenin ve ittifak sistemlerinin kurulması; üçüncü katmanda bilişim ve teknoloji alanında ulusal sınırların geçirgenliğinin azaltılması ve son olarak da ulusal egemenliğin yeni tanımı gereği gıda, enerji, güvenlik, finans, lojistik, kritik mineraller vs. gibi alanlardaki bağımlılıkların yönetilmesi perspektifinin geliştirilmesi gerekiyor.
Verimlilikten güvenliğe
Ulrich Beck, yıllar önce “risk toplumu” kavramıyla modern dünyanın durmaksızın yeni risk ve tehlikeler ürettiğinden söz etmişti. Küresel krizlerin yeni normalimiz haline geldiği, hatta belki bizzat devletler tarafından “karşı tarafa daha çok kaybettirecek olması dolayısıyla” bilinçli olarak üretildiği bir sistemde geleneksel rekabet kalıpları da değişime zorlanıyor.
Eski sistemin mottosu olan “rekabet adına verimliliğin artırılması” üretimi, ticareti, küresel normları ön plana çıkaran bir kazanma mantığının hayata geçmesi anlamını taşıyordu. Oysa güvenlik üzerine şekillenen bir rekabet tasarımı “mutlak kazançtan” ziyade “göreli üstünlüğü” hedeflediğinden kaybetmeyi de göze alabiliyor. Bu nedenle krizler her zaman bir maliyet olarak görülmediği gibi kimi zaman devletlerarası rekabette stratejik bir araç haline de gelebiliyor.
Küreselleşme olgusunun yeni versiyonunda karşılıklı bağımlılığı önceleyen “verimlilik” odaklılıktan, o bağımlılıkları yönetilmesini önceleyen güvenlik mantığına geçiş devletin merkezi otorite rolünü daha da güçlendiren yeni bir fazın başladığını gösteriyor. Belki de ABD/İsrail ile İran arasındaki savaşa biraz da bu gözle bakmak lazım. Savaş gerçekten iki askeri yapı arasında mı gerçekleşiyor?