Londra’da yatırımcı sunumu: Küresel sermaye Türkiye’ye yeniden ilgi gösterir mi?
Haziran ayının son haftasında Londra’da Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek tarafından yatırımcı toplantısı gerçekleştirildi. Şimşek, dünyanın en büyük yatırım fonlarının temsilcilerine Türkiye ekonomisinin bugününü anlattı ama asıl olarak yarınını satmaya çalıştı.
Sunumun satır aralarında hissedilen temel mesaj şuydu: “Türkiye yeni bir ekonomik hikâye yazıyor ve bu hikâyenin yarısında değil, henüz başındayız.” Aslında bu toplantıyı yalnızca bir yatırımcı sunumu olarak görmek eksik olur. Çünkü Londra, küresel finansın nabzının attığı şehirlerden biri. Burada verilen her mesaj, yalnızca salondaki birkaç yüz yatırımcıya değil, uluslararası piyasalara yön veren kurumlara da ulaşıyor.
Dolayısıyla bu tür toplantılarda kullanılan her ifade, seçilen her grafik ve verilen her hedef dikkatle hazırlanıyor. Peki anlatılan sunum ne kadar ikna edici? Daha önemlisi, uluslararası yatırımcılar gerçekten bu hikâyeye yeniden inanır mı? Öncelikle kabul etmek gerekir ki son iki yılda ekonomi yönetiminin en önemli kazanımı, yeniden öngörülebilirlik algısı oluşturmaya çalışması oldu.
Ana gündem enflasyon
Londra sunumunda bu nedenle en çok üzerinde durulan konu enflasyon oldu. Enflasyonun geçen yılki seviyelerden önemli ölçüde gerilediği ve önümüzdeki dönemde de düşüş eğiliminin devam edeceği anlatıldı. Elbette bu süreç kolay olmayacak. Zaten ekonomi yönetimi de artık kimseye kısa sürede mucize vaat etmiyor. Bunun yerine daha uzun soluklu bir mücadeleden söz ediyor. Bu yaklaşımın uluslararası yatırımcı açısından olumlu karşılandığını düşünüyorum.
Bir ekonominin sorunlarını kabul etmesi, çoğu zaman onları yok saymasından daha fazla güven verir. Sunumun dikkat çeken ikinci başlığı cari açık oldu. Türkiye’nin yıllardır en önemli kırılganlıklarından biri enerji ithalatına bağlı dış finansman ihtiyacıydı. Petrol fiyatları yükseldiğinde cari açık büyüyor, döviz ihtiyacı artıyor, bunun sonucu olarak da ekonomi üzerindeki baskı hissediliyordu. Şimdi ise farklı bir tablo oluşturulmaya çalışılıyor.
Karadeniz gazı, yenilenebilir enerji yatırımları, hizmet ihracatındaki artış ve yüksek katma değerli üretim sayesinde cari açığın daha sürdürülebilir bir yapıya kavuşacağı anlatılıyor. Bu hedef gerçekleşirse yalnızca cari açık küçülmeyecek. Aynı zamanda Türkiye’nin dış finansmana olan bağımlılığı da azalacak. Bu ise kredi derecelendirme kuruluşlarından yatırım fonlarına kadar geniş bir çevrenin yakından izlediği gelişmelerden biri.
Aslında Londra sunumunun en önemli mesajlarından biri de tam burada gizliydi. Türkiye artık yalnızca kısa vadeli sermaye girişleriyle büyümek istemediğini anlatıyor. Bunun yerine doğrudan yatırımı merkeze alan yeni bir modelden söz ediyor. Bu nedenle sunumun ikinci yarısı büyük ölçüde yatırım teşviklerine ayrılmıştı.
Üretim yapan şirketlere daha düşük kurumlar vergisi, hizmet ihracatını teşvik edecek yeni düzenlemeler, uluslararası şirketlerin bölgesel merkezlerini Türkiye’ye taşımalarını kolaylaştıracak vergi avantajları, transit ticarete yönelik yeni uygulamalar. İstanbul Finans Merkezi’nin uluslararası sermaye için cazibe merkezi haline getirilmesi. Bütün bu başlıklar aynı stratejinin parçaları olarak karşımıza çıkıyor.
Çünkü dünya ekonomisi artık yalnızca ucuz iş gücünün peşinden gitmiyor. Son yıllarda yatırım kararlarını belirleyen unsurlar büyük ölçüde değişti. Yapay zekâ yatırımları, veri merkezleri, enerji arz güvenliği, dijital altyapı ve lojistik ağları artık en az işçilik maliyetleri kadar önem taşıyor.
Bence Mehmet Şimşek’in sunumunda dijital dönüşüme geniş yer ayırmasının altında bu neden yatıyor. 5G altyapısından fiber yatırımlarına, büyük veri merkezlerinden yapay zekâ uygulamalarına, nükleer enerji projelerinden yüksek teknoloji üretimine kadar uzanan geniş bir yatırım perspektifi ortaya konuldu.
Bunlar yalnızca bugünün değil, önümüzdeki on yılın rekabet alanlarını oluşturuyor. Özellikle yapay zekâ konusunda yaşanan küresel yarış düşünüldüğünde ülkelerin yalnızca teknoloji tüketicisi değil, aynı zamanda teknoloji üreticisi olmaları gerekiyor.
Aksi halde küresel değer zincirinin alt basamaklarında kalmaları kaçınılmaz hale geliyor. Sunumda dikkatimi çeken bir başka nokta ise yeşil dönüşüme yapılan güçlü vurgu oldu. Türkiye’nin son yirmi beş yılda enerji ithalatına ödediği rakam gerçekten düşündürücü boyutlara ulaşmış durumda. Bu tabloya bakıldığında yenilenebilir enerji artık yalnızca çevreci bir tercih olarak görülemez.
Demiryolu stratejik yatırımlardan
Aslında mesele tamamen ekonomik. Daha az enerji ithalatı demek daha düşük cari açık anlamına geliyor. Daha düşük cari açık ise daha istikrarlı kur, daha düşük risk primi ve daha uygun finansman maliyetleri demek. Dolayısıyla güneş ve rüzgâr yatırımlarını yalnızca enerji politikası olarak değerlendirmek doğru olmaz.
Bunlar aynı zamanda makroekonomik istikrarın da parçaları. Sunumda üzerinde durulan demiryolu yatırımları da ilk bakışta teknik bir ayrıntı gibi görünebilir. Oysa küresel ticaret artık lojistik hız üzerinden rekabet ediyor. Ürünü üretmek tek başına yeterli değil. Onu limana en kısa sürede ulaştırabilmek de en az üretim kadar önemli hale geldi.
Bu nedenle sanayi bölgelerinin limanlara demiryolu ile bağlanması uzun vadede ihracat maliyetlerini azaltabilecek stratejik yatırımlar arasında yer alıyor.
Kuşkusuz yatırımcıların en fazla dikkat ettiği konulardan biri de mali disiplin. Son iki yılda bu alanda önemli bir söylem değişikliği yaşanmadı. Harcamaların kontrol altında tutulacağı, bütçe disiplininin korunacağı ve kayıt dışılıkla mücadelenin sürdürüleceği tekrarlandı. Bir diğer önemli konu ise küresel gelişmeler. Türkiye bugün yalnızca kendi ekonomi politikalarının sonuçlarıyla karşı karşıya değil. ABD Merkez Bankası’nın faiz politikası, Avrupa ekonomisindeki yavaşlama, Çin’deki büyüme performansı ve jeopolitik riskler de Türkiye’nin ekonomik görünümünü doğrudan etkiliyor.
Dolayısıyla anlatılan hikâyenin başarılı olabilmesi yalnızca Ankara’nın atacağı adımlara bağlı değil, dış koşulların da destekleyici olması gerekiyor. Yatırımcılar sürprizlerden hoşlanmaz, belirsizlikten kaçınırlar. Ne olacağını bilmedikleri bir ekonomiye girmek istemezler. Türkiye ise yeniden öngörülebilir bir ekonomi olma iddiasını güçlendirmeye çalışıyor.
Ekonomi yönetiminin önünde ise önemli bir fırsat penceresi bulunuyor. Küresel şirketler tedarik zincirlerini yeniden şekillendiriyor. Enerji dönüşümü hızlanıyor. Yapay zekâ yeni yatırım alanları oluşturuyor. Jeopolitik dengeler değişiyor. Türkiye bütün bu dönüşümün tam merkezinde yer alabilecek coğrafi avantaja sahip. Sonuç olarak Londra’da verilen mesajın özü oldukça netti. Türkiye, kısa vadeli sıcak para arayan bir ekonomi olmaktan çıkıp uzun vadeli yatırım çeken bir üretim ve teknoloji merkezi olmayı hedefliyor. Bu hedef küçümsenecek bir hedef değil. Önümüzdeki dönemde Türkiye’nin başarısını belirleyecek olan da tam olarak bu olacak. Anlatılan hikâyenin gücü değil, uygulanan politikaların tutarlılığı.