Matematiksel bir sanat yaratıcısını anlatmak
Sanat konuşmak için en uygun zamanlardan biri. Sanat bir nevi hayata bakmak gibi. Nefes almamızı sağlıyor gibi düşünün. Ben de bu yazımda Türk sanatının en ilham verici ressamlarımdan Prof. İsmail Ateş’i anlatacağım. Maksat da sanatı çözümlemek, sanat okuma becerisi geliştirmek. Başlayalım…
Şunu açıkça ifade edebilirim, abartılı olmaz. Sanat tarihinde geometri ile estetik arasındaki köprüyü kuran nadir yaratıcılardan biri olan İsmail Ateş, Türk soyut resminde kendine özgü matematiksel bir dili yıllar içinde ustalıkla inşa etmiştir. Onun tuvalleri rastgele bir dokunuşun değil; ölçülü, bilinçli ve evrensel bir düzen anlayışının ürünüdür. Form, renk, oran ve ritim; sanatçının elinde matematiksel bir titizlikle bir araya gelir ve izleyiciyi sözlerin yetmediği bir tinsel sessizliğe davet eder.
Çok severim bu tanımlamayı; Johann Gottlieb Fichte’nin “bilginin yapıta dönüştürülmesi” olarak tanımladığı ilke, Ateş’in sanat anlayışının özüyle örtüşmektedir. Sanatçı bilgiyi; geometriden, kuantum fiziğinden, mistikten ve doğadan süzgeçten geçirerek tuvale taşır. Bu nedenle onun yapıtları ne saf bir sezginin kaydıdır, ne de soğuk bir teknik egzersizin sonucu: İkisinin mükemmel sentezini oluşturmaktadırlar.
Altin oran, Phi geometrisi ve zamansızlık
Özel olduğunu düşündüğüm bir tespitte bulunayım; Ateş’in estetiğinin temelinde Phi geometrisi yatar. Phi, zamansızdır; daima formun hem içinde hem dışındadır. Sanatçı tuvale her yaklaştığında bu ilkeden hareket eder: Komposizyonun bütününde oran ve denge, matematiksel sezgi aracılığıyla kurulur. Biçimleri milimetrik bir tartıyla seçen Ateş, renk uygulamasında da aynı matematiksel titizliği sergiler. Bu yaklaşım, yapıtlarına kalıcı bir “mimari kesinlik” kazandırır.
Sanatçının çalışmasına embriyonik bir noktadan başlaması, Phi’nin matematiksel mantığıyla örtüşmektedir: Tuvalde yüzeyin bölünmesi, merkezlerin çevresinde çoğalma, etkin katmanların oluşturulması ve hafif bir apokalips ile kompozisyonun belirmesi; hepsinde altın oranın spiralli büyüme mantığı işler. Şekil üçten dörtgene, dörtgenden şeride, şerit noktaya, nokta ise sonsuzluğa uzanır.
Fraktallar ve doğanın geometrik kodu
Biraz da geometrik kalıplardan söz edeyim. Benoit Mandelbrot’un fraktal teorisi, Ateş’in sanatsal biçemiyle şaşırtıcı bir örtüşme sergiler. Fraktallar, pürüz ve düzensizliğin içinde var olan matematiksel düzeni betimler; küçük ölçekteki yapı büyük ölçeği yansıtır, parça bütünü içerir. Ateş’in tuvalleri de benzer bir iç tutarlılıkla kurgulanmıştır: Bir köşedeki küçük üçgen, tüm kompozisyonun geometrik mantığının minyatür yansıması gibi davranır.
Vaclav Sierpinski’nin kendi soyadını verdiği Sierpinski üçgeni de Ateş’in sanatsal biçemiyle doğal bir diyalog içindedir. İç içe geçen üçgenlerden oluşan bu matematiksel yapı, sonsuzluğun sınırlı bir alanda nasıl temsil edilebileceğinin görsel kanıtıdır. Ateş’in komposizyonlarındaki inisiyatik üçgenler de benzer biçimde kompozisyonun alt bölgelerinde çerçevelenir; Mısır piramitlerinin insanlığa bilgi aktardığı gibi bu üçgenler de dünyanın gizemleri üzerine bilgi aktarmaya hazırdır.
Simya geleneğinde ucu yukarı bakan üçgen, dört elementten biri olan ateşle sembolize edilir. Bu örtüşme rastlantısal değildir: Sanatçının soyadı, seçtiği başat form ve tuvallerindeki enerji yönelimi arasında derin bir anlam bağı vardır. Matematiksel biçim, mitolojik anlama dönüşmüştür.
Noktadan evrene: Geometrik dilin yapı taşları
Ressam güzel bir ilişki kuruyor: Nokta ve evren ilişkisi diyelim buna. İsmail Ateş’in geometrik dilinin en temel birimi noktadır. Matematiksel anlamda nokta nicelik olarak bir hiçtir; hiçbir yer kaplamaz, mekanından söz edilemez. Ancak ilkesel olarak en büyük güçtür. Sanatçı bu ilkeden hareketle çalışmalarında noktayı yalnızca bir başlangıç değil, tüm formların potansiyel olarak içinde bulunduğu bir kaynak olarak kullanır. Noktanın yayılımı çizgiyi, çizginin bükülmesi formu, formların örgütlenmesi ise evreni oluşturur.
Belli bir plan içinde çizgiler ve noktalar tek merkeze doğru yönelir. Sert köşeler yumuşak hareketlerle volümlenirken yatay ve dikey çizgiler bu merkeze atıfta bulunur. Daire içinde daire, kırmızı üstüne kırmızı, aradan fırlayan asi turkuaz; hepsi matematiksel bir çevrimdir. Ateş tuvalinde ortogonal/dikey-düz açılı/Quasi/ yarı statik formlar, yaratıcı enerjinin özen gösterilmiş, titizlikle işlenmiş resimsel hatlarını oluşturur. Tıpkı dünyamızı çevreleyen dragon hatları gibi bu tuvaller de akışkan enerjinin ehllileştirilmiş formlarıdır.
Renk armonisinin matematiği: Üç ana renk, üç başat form
Renk, form, geometri derken Kandinsky’den söz etmeden olmaz, o zaman edelim. Kandinsky’nin teorisi üç ana rengin üç başat forma uygulanmasını öngörür: Kırmızı üçgen, sarı kare, mavi daire. Ateş bu denklemi benimser ancak dönüştürür. Kırmızının alanı uçsuz bucaksız, mavinin ilişkisi uzaklık içeren, sarı ise tüm zamanları kat eden bir yapıdadır. Arada göze çarpan turkuaz girişimler aykırı değişkenlerdir; matematiksel bir denklemin beklenmedik ama sistemi zenginleştiren çözümleridir.
Sanatçı renk seçimini matematiksel bir sezgi ve tutumla tartarak gerçekleştirir; adeta milimlik bir tartıyla renk yoğunluğuna karar verir. Boyalarını palette hazırlayıp yüzeye pürüzsüzce sürerek rengin titreşimini değil, simgesel ağırlığını ön plana alır. Derece derece azalıp çoğalan sürüş tekniği, karanlıktan aydınlığa doğru matematiksel gradyanlar yaratır ve tuval düzlemselliğini aşarak derinlik duygusu oluşturur.
Optik fizik ve anikonik yaklaşım
Haydi bir de şimdi optik fizikten söz edelim. Prof. İsmail Ateş anikonik çalışır; figürü tamamen ortadan kaldırır. Bunun yerine çizgisellikle ışık-gölge etkisini (chiaroscuro), yüzey üslubu ile derinlik üslubunu, aydınlık ile kapalılığı bir arada kullanır. Işığın doğasını, davranışını ve madde ile etkileşimini inceleyerek optik bir tarzı benimser. Doğa bilimleri arasında yer alan fiziği, resim sanatının içine taşır.
Jean Duvignaud’un fiziğin diğer disiplinlerle ilişkisine dair tespiti, Ateş’in estetik yaklaşımını açıklar niteliktedir: “Çağdaş fizik, açıklayıcı diyalektiğin başka bir görünümü bulunduğunu sezmiştir: Işığın dalga ve parçacık ikileminde çifte gerçeklik söz konusudur; her iki durum da ötekinin varoluş nedenini oluşturur.” Ateş’in tuvalleri de bu çifte gerçekliğe sahiptir: Baktığınızda hem bir yüzey matematiksel düzeni görürsünüz, hem de o düzenin arkasında titreşen sonsuz bir potansiyel.
Hollandalı sanatçıların janr resimleri yaparken ışığın hareketini gözlemlemeleri, fırça vuruşlarındaki başarıyı artırmıştır. İsmail Ateş de bu geleneğe hakim olarak, ışık kaynağının karşısına dik konulan yüzeye birim zamanda çarpan ışık ışınlarının miktarını estetik bir düzeyiyle yakalayarak resmeder. Sürüş tekniğindeki ustalık ve form geçişlerindeki dengeli tarz, sanatsal ve düşünsel tarafıyla birleşerek soyuta yeni bir soluk kazandırır.
Bir ressam size evrenin haritasını çıkarmış olabilir desem ne dersiniz? Prof. Ateş’in tuvallerinde inşa edilen geometrik matriks, yalnızca estetik bir form değildir; evrenin işleyiş kodunu temsil etmeye çalışan bir şifre sistemidir. Kendi hizalanmalarına bağlı olarak yıldızsal ve solar ışık fotonlarından —ki bunlar renklerdir— doğan ışıklı alan, içeri doğru çökmüş portallar yaratır ve yüzeyde sanal derinlik duyusu oluşturur. Spesifik geometrinin canlı modelleri ve armonik enerji salınımları aracılığıyla iletişime geçen resim okuyucusu kendisini bir uzay boyutunun derinliklerinde bulabilir.
Platon’un Mutlak Biçimler Kuramı hiçbir duyumsal veriyi maddeden bağımsız algılayamayacağımızı, bunları mutlak halleriyle ancak zihinsel olarak kavrayabileceğimizi ileri sürer. Ateş’in tuvallerinde renkler neredeyse maddeden bağımsız bir varlık alanı olarak yaşanır; kendimizi rengin derinliğine bıraktığımızda onları çerçeveleyen geometrik biçimleri de aştığını hissederiz. Bu matematiksel biçim düzeni, Platon’cu idealar diyarına açılan bir kapıya dönüşür.
Tablolardaki enerji akışı kompozisyonun alt bölümlerinde kubbe, küp, dikdörtgen ve dik açılı yükseltiler formunu alırken sanki tuvalin bütünü saat yönünde spirallenir ve konik zirvelere doğru dönen enerji yayılımını yüklenir.