Megamakine’den Metamakine’ye

Dünya'yı haber kaynağınız olarak eklemek için tıklayın!

Bundan yaklaşık 60 yıl kadar ön­ce Amerikalı tarih­çi/sosyolog Lewis Mumford teknolo­jik dönüşümün ge­tirileri konusun­da ezber bozan bir eser kaleme almış­tı. “The Myth of the Machine: The Pen­tagon of Power” (Makinenin Miti: Güç Beşge­ni) başlıklı kitabında Mum­ford bir ‘Megamakine’den (megamachine) bahsediyor­du. Ona göre her teknolojik gelişme süreci bir örgütlenme biçimi yaratıyordu ve büyük teknik sistemlerin zaman içe­risinde merkezi ve kontrol­cü hale gelmesi kaçınılmazdı. ABD’de teknoloji devrimi de­nilen şey üzerinden insanla­rı araçsallaştıran, devlet, or­du, teknoloji, bürokrasi ve en­düstrinin iç içe geçtiği dev ve mekanik bir sistem, bir “Me­gamakine” inşa edilmektey­di. Mumford, hızla gelişmekte olan teknolojinin esas ürünü olan bu makinenin, dişliler­den ve motorlardan oluşan bir düzeneği değil, bu düzene­ğin etrafında kurulan, birbi­rine bağımlı ve mutlak itaati öngören bir toplumsal siste­mi koordine ettiğini düşünü­yordu. Birileri bugün gerçek­leşmekte olanı çok önceden görmüştü.

Mark Zuckerberg de, Fa­cebook şirketinin adını “Me­ta” olarak değiştirdiğinde gel­mekte olanı önceden gören­lerden birisi olduğunu ispat etmişti. Antik Yunan dilinden alınan bir kavram olan Me­ta, “her şeyin üzerinde ve öte­sinde olan” anlamını taşıyor­du. Onun amacının interne­tin bir sonraki aşaması olarak görülen “metaverse”e atıfta bulunmak olduğu düşünülse de, bugün bakıldığında Mum­ford’un yıllar önce işaret et­tiği “bir üst düzenek” fikri­ni benimsemiş olması daha muhtemel görünüyor. Zira Si­likon vadisinden doğma yeni tekno-oligarkların dünyaya dair fikirleri belli noktalarda farklılaşsa da, halen var olan sistemi değiştirme gerekliliği konusunda birleşiyorlar.

Va­rufakis’in “teknolordlar” diye tanımladığı, bu yeni ortaçağın derebeyleri, teknolojinin bir araç olmaktan çıkıp hayatın bütününü kapsayan, yöneten ve yönlendiren bir üst yapıya dönüşmesini, yani özünde bir “Metamakine”nin inşa edil­mesini öneriyorlar.

Metamakine’nin efendisi kim?

Peki, bu Metamakine’nin kontrolü kimde olacak; yani düzeneği kim yönetecek? Sili­kon vadisi lordlarının bu ko­nuda üçe ayrıldığını görüyo­ruz. İlk grup devletten bağım­sız bir gelişme çizgisinden yana olup özerklik arayanlar. Bunlar küresel platform man­tığı ile hareket edip devlet re­gülasyonlarını ve sınırlama­ları reddedenler. Dünyayı, devletlerin yönettiği bir ulus­lararası sistem yerine, kendi­lerinin sunduğu hizmetlerle birbirine bağlanarak ve iç içe geçmiş bir küresel köye dönüş­türmek isteyenler onlar. İlk bakışta ve söylemde insanlık için çalıştıklarını söyleseler de devletsiz ve sınırsız bir ve­ri egemenliğine sahip olduk­larında şirketlerin liderliğin­de özerk bir dijital faşizm inşa etmeyeceklerinin bir garanti­si yok. Hatta bunların META, Apple, NVIDIA, OpenAI gibi en bilinen sembollerinin, dev­let otoritelerinden bağımsız olarak kendi ekosistemlerini kurma işinin kendi yetkilerine bırakılmasını içten içe arzula­dıkları bir sır değil.

İkinci grupta devlet mer­kezlerine hizmet etmekle gö­revli olduklarını açıkça ilan edenler var. Son günlerin en çok konuşulan şirketi Palan­tir bunlardan birisi. Palan­tir’in, şirketin kurucu ortağı Alex Karp’ın kitabından der­lediği görüşlerini sosyal med­yadan 22 madde halinde ya­yınladığı görüşleri Silikon vadisinin farklı bir damarını temsil ettiklerini gösteriyor. CIA’nin fonladığı ve devlet­ten bağımsız inovasyon miti­ni reddeden diğer şirketler gi­bi onlar da tarafsız üreticiler olmadıklarını ilan ediyorlar. Palantir, teknolojik rekabetin artık jeopolitiğin kalbine yer­leştiğini ve herkesin devletle­rarasındaki bu rekabette ye­rini belirlemesinin ve ulusal çıkarlara hizmet etmeyi ön­celemesinin bir gereklilik ol­duğunu söylüyor. Karp’ın çiz­gisi oldukça net: teknoloji ya­rışında Batı kaybeden tarafta ve eğer kendilerine bağımsız diyen teknoloji şirketleri dev­letlerinin yanında yer almaz­larsa kendileri de yok olmaya mahkûmlar. Ona göre tekno­loji artık savunma, istihba­rat ve veri entegrasyonunun sağlanması için kullanılmalı ve “etik, küreselleşme, insan­lığa hizmet” gibi demagojik söylemleri bir kenara bırakıp tüm şirketler devletin yanın­da hizalanmalı.

Üçüncü grup ise hibrid yani Google, Amazon, SpaceX, Mic­rosoft gibi devletle işbirliği ha­linde olsalar da özerkliklerini muhafaza eden bir yapı içeri­sinde gelişmek isteyenler. On­lara göre şirketler sadece teda­rikçi değil, sistemin ortağı ola­rak yönetime katılabilmeliler. Devletlerin uyguladığı regü­lasyon ve sınırlamaları tama­men reddetmeseler bile onları şekillendirme konusunda söz sahibi olmak istiyorlar. Bu yak­laşımı savunanlar, metamaki­neyi tek başına kullanmayı de­ğil, onlarsız kullanılamayacak bir hale getirme amacındalar. Kısaca menüyü belirlemeseler de sofranın başköşesinde ol­maktan yanalar.

Metamakinenin geleceği

İçinde yaşadığımız teknolo­jik dönüşüm bir fırtınaya de­ğil, iklim değişikliğine işaret ediyor. Yani fırtınadan sonra hayatın yeniden başlayacağı­nı değil, yeni bir hayatın inşa edilmesi gerektiğini görmemiz lazım. Palantir’in yükselen se­si iklimin nasıl değiştiğinin en güçlü işareti. Teknolojik kapa­site artık yalnızca ticari değil, doğrudan siyasi ve askeri bir yetenek. Devletin bir aygıt ve örgüt olarak güvenlikten sağlı­ğa, eğitimden hukuka, endüst­riden piyasalara kadar birçok alanda teknosistemlere bağım­lı hale gelmesi, teknolojiyi yal­nızca devletlerarasında değil, devlet içinde de güç rekabeti­nin merkezine yerleştirmiş du­rumda.

Mumford’un on yıllar önce tanımladığı ayrışma şimdiler­de yeniden öne çıkıyor: “de­mokratik teknik” mi “otoriter teknik” mi bu savaşı kazana­cak? Yani teknoloji devrimi de­diğimiz şey merkezler arasında dağıtılmış, insanı odağa yerleş­tiren katılımcı bir güç yaklaşı­mını mı yoksa büyük, merkezi ve kontrol odaklı sistemleri mi öne çıkaracak? Yeni egemenlik düzeni hangi prensip üzerinde inşa edilecek? İnsan bu düze­nin içerisinden nerede yer ala­cak? Metamakine’nin maki­nisti kim olacak?

Yazara Ait Diğer Yazılar