Mekteb-i Sultani modeli nasıl güncellenebilir?
Bugün “Türkiye markası”nı büyütmek istiyorsak, bunun en kalıcı yolu yine eğitimden geçmektedir. Çünkü yumuşak güç ithal edilemeyen, satın alınamayan ve kısa sürede inşa edilemeyen tek stratejik sermayedir.
Bugün devletlerin gücü ordularının büyüklüğüyle, ekonomilerinin hacmiyle ya da enerji kaynaklarıyla ölçülmüyor. Uluslararası ilişkiler literatüründe giderek daha fazla önem kazanan “yumuşak güç”, ülkelerin eğitim kurumları, kültürü, dili, sanatı ve yetiştirdiği insan kaynağı üzerinden dünyaya etki edebilme kapasitesini ifade ediyor.
Türkiye’nin bu alandaki en önemli tarihî markalarından biri ise hiç kuşkusuz 1868 yılında Sultan Abdülaziz’in vizyonuyla kurulan Mekteb-i Sultani, bugünkü Galatasaray Lisesi’dir. Bu kurum yalnızca bir okul değil; 1481’de başlayan bir hikaye ancak modernleşme bağlamında yaklaşık 160 yıldır yaşayan stratejik bir devlet projesidir. Bu değerlendirme, Sultan Abdülaziz’in eğitim vizyonunu ve Mekteb-i Sultani’nin kuruluş amacını ayrıntılı biçimde ele alan son tarih çalışmalarının da ortaya koyduğu temel gerçektir.
Bir okuldan çok daha fazlası
1867 Paris Evrensel Sergisi dönüşünde Sultan Abdülaziz’in Fransa’daki eğitim modelinden etkilenerek oluşturduğu Mekteb-i Sultani, yalnızca yeni bir lise açma girişimi değildi. Asıl hedef, Osmanlı’nın farklı dinlerini, etnik kökenlerini ve sosyal sınıflarını ortak bir vatandaşlık bilinci altında buluşturan yeni bir elit yetiştirmekti. Müslüman, Rum, Ermeni, Yahudi ve diğer cemaatlerden öğrenciler aynı sıralarda eğitim görüyor; aynı dili öğreniyor; aynı disiplin içinde yetişiyordu. Dönemin bütün siyasi ve dini baskılarına rağmen bu model hayata geçirildi.
Bugün geriye dönüp baktığımızda bunun yalnızca bir eğitim reformu olmadığını görüyoruz. Bu aynı zamanda devlet aklının geliştirdiği bir “entegrasyon mühendisliği” projesiydi. Modern anlamda kamu diplomasisinin ve sosyal uyum politikasının öncülerinden biri sayılabilecek bu yaklaşım, eğitim üzerinden ortak kimlik ve emperyal bir vizyon inşa etmeyi hedefliyordu. Bu hususlar Galatasaray’ın Fransız değil Osmanlı - Türk ve Emperyal / Cihanşümul kimliğine işaret eder.
İmtiyaz değil liyakat modeli
Galatasaray Lisesi’nin kuruluş felsefesinde dikkat çeken en önemli noktalardan biri Sultan Abdülaziz’in yüksek bürokrat çocuklarına ayrıcalık tanınması önerisini reddetmesidir. Kaynaklarda yer aldığı üzere, “imtiyazlı bir sınıf yaratmak istemiyorum” diyerek okulun herkese açık olmasını istemiştir. Yoksul öğrencilerin burslarla okutulması, hanedan mensuplarının ise diğer öğrencilerle aynı disiplin içinde eğitim görmesi, bu anlayışın somut sonucudur.
Bugün dünyanın en başarılı eğitim sistemleri incelendiğinde de benzer bir ilke görülmektedir. Eğitim, ayrıcalık üretmez; fırsat eşitliği üretirse toplumsal kalkınmanın motoru hâline gelir. Cumhuriyet de bu yönde İslamköy doğumlu bir çobanlık yapan evladını veya Yozgat Yerköy’deki bir icra tetkik hakimini Cumhurbaşkanı yapabilmiştir.
Galatasaray bir diplomasi okuludur
Galatasaray salt hukukçular, diplomatlar, siyasetçiler, bilim insanları veya sanatçılar yetiştirmedi. Türkiye’nin “tek dişi kalmış canavar” ile kurduğu ilişkilerin de insan kaynağını oluşturdu. Dünya ile konuşabilen milli kadroları devleti ve toplumu için yetiştirdi.
Fransızca eğitim yabancı dil öğretmek amacının yanısıra çok önemli başka ufukları da getirdi. Öğrenciler Batı’nın bilimsel yöntemini öğrenirken Osmanlı kültürü, Türkçe, tarih, hukuk, edebiyat ve Doğu düşüncesiyle de yetiştiriliyordu. Eğitim programı hem Doğu’yu hem Batı’yı bilen, tefekkür sahibi çok yönlü bir aydın modeli oluşturuyordu. Hukuktan astronomiye, muhasebeden felsefeye kadar geniş bir müfredat uygulanması bunun en açık göstergesidir.
Aslında bugün “küresel vatandaş” dediğimiz profil, Galatasaray’da bir asırdan daha uzun süre önce tasarlanmıştı. Konuya vakıf olan değerli yazar dost abilerim Reha Bilge ve Prof. Dr. Emre Öktem eserleri ve fikirlerinde bu konuda muhakkak istifade edilmesi gereken bakış açılarını ortaya koymuşlardır.
Bugünün rekabeti eğitim rekabetidir
Türkiye artık klasik jeopolitik avantajlarını tek başına kullanarak küresel rekabette üst sıralara çıkamaz. Coğrafyamız güçlüdür ancak coğrafyayı anlamlı kılan insan sermayesidir.
Çin’in Konfüçyüs Enstitüleri, Fransa’nın Alliance Française ağı, Almanya’nın Goethe Enstitüsü, İngiltere’nin British Council’i veya Amerika’nın Fulbright sistemi aslında eğitim temelli yumuşak güç yatırımlarıdır. Bu kurumlar ülkeler adına görünmeyen diplomatik köprüler kurmaktadır.
Türkiye’nin de Maarif Vakfı, Yunus Emre Enstitüsü, TİKA ve uluslararası üniversiteleriyle önemli bir kapasitesi bulunmaktadır. Ancak bu kurumların başarısı, içeride güçlü eğitim markalarının yaşatılmasıyla doğru orantılıdır. Galatasaray Lisesi gibi tarihi kurumlar yalnızca geçmişin mirası değil, geleceğin stratejik sermayesidir.
Yumuşak güç: Yeni yüzyılın devlet yatırımı
Yapay zekânın, biyoteknolojinin ve dijital ekonominin şekillendirdiği yeni dünya düzeninde ülkeler artık doğal kaynakları kadar eğitim ekosistemleriyle yarışıyor.
Türkiye’nin ikinci yüzyılına girerken ihtiyaç duyduğu en büyük yatırım teknolojiye değil; teknoloji üretecek insanlara yapılacak yatırımdır. Bunun yolu ise tarihi kurumlarımızın ruhunu koruyarak yeni nesil eğitim modelleri geliştirmekten geçmektedir.
Galatasaray Lisesi bunun mümkün olduğunu gösteren en başarılı örneklerden biridir. Köklerinde 545 yıl ancak kurumsal olarak 160 yıldır yalnızca mezun vermemiş; devlet adamı, girişimci, hukukçu, diplomat, sanatçı ve spor yöneticisi yetiştirerek Türkiye’nin uluslararası görünürlüğüne katkı sağlamıştır.
Bugün “Türkiye markası”nı büyütmek istiyorsak, bunun en kalıcı yolu yine eğitimden geçmektedir. Çünkü yumuşak güç; ithal edilemeyen, satın alınamayan ve kısa sürede inşa edilemeyen tek stratejik sermayedir.
Sultan Abdülaziz’in Mekteb-i Sultani ile başlattığı vizyon, yalnızca Osmanlı’nın değil, Cumhuriyet Türkiye’sinin de en değerli kurumsal miraslarından biri olarak yaşamaya devam etmektedir. Galatasaray’ın hikâyesi, bir okulun hikâyesinden çok daha fazlasıdır; Türkiye’nin dünyaya kendisini anlatma kapasitesinin, yani en güçlü yumuşak güç araçlarından birinin hikâyesidir.