Merkez Bankası'nın amacı ne?
Başlıktaki soruya anlam veremeyebilirsiniz. Alakasız görülüp, nereden çıktığını sorgulayanlar da olacaktır.
Aslında bir iktisatçı olarak daha önceleri böyle bir soru sormak benim de aklıma gelmezdi. TCMB’nin web sayfasına bakmak ve sağ üst köşeden yer alan “Merkez Bankasının temel amacı fiyat istikrarını sağlamaktır” ibaresini okumak kurumun amacını öğrenmek açısından yeterli olacaktır.
Ancak ekonomi yönetiminin bu amaç doğrultusunda uygulamaya koyulduğu enflasyonla mücadele programının üç yıldır kayda değer bir başarı gösterememesi, Bankanın amacı konusunda benim gibi birçok iktisatçının şüphe duymasına yol açmıştır.
Bu tip programlar “istikrar” programları olarak adlandırılırken, genellikle kısa dönemde sonuç alınması amaçlanır. Bu kısa dönem bir yıl, hadi bilemediğiniz bir buçuk yıl olsun. Ama bu tarz istikrar programların üç yıl (veya daha uzun süre) uygulanması ve böylece “orta vadeye” sarkması pek görülen bir durum değildir. Türkiye’nin Orta Vadeli Programı bile 3 yıllık bir dönemi kapsamaktadır ki, adı üzerinde bu üç yıl ile “orta vade” tanımlanmaktadır. Dolayısıyla makroiktisadi istikrar için uygulanan bir programın bu denli uzun süreli olması pek mümkün değildir. Zaten program uzadıkça başarı şansı da azalmaktadır bu programların.
İstikrar programlarının uygulanmasını kısa dönemle sınırlamanın bir diğer nedeni ise, toplumun farklı katmanlarına ekonomik ve sosyal maliyet yüklemesidir. Bu maliyetler uzun süre katlanmak mümkün olamayacağı için programa karşı toplumsal bir direncin oluşması mümkündür. Özellikle çalışanlara ve dar gelirlilere büyüm maliyetler yükleyen bu tip programların sonuçlarını almak orta vadeye sarktığında ciddi kamuoyu direnci ve buna bağlı bir muhalif tepki oluşması kaçınılmadır.
Peki ama bu mücadeleden neden istenilen sonuçlar alınamadı?
Çünkü programın birçok eksik yanı var. Kamuoyunda en çok tartışılanlar kamu maliyesinde tasarruf yapılmaması ve son derecede elzem olan birtakım yapısal reformların gündeme getirilmemesi oldu.
Ancak son zamanlarda bu başarısızlığın gerçek nedeninin başlangıçta belirlenen gerçek amacın bize söylendiği gibi fiyat istikrarı olmayabileceği fikrinin kafalarda oluşmasıdır.
Malum olduğu üzere ekonomi yönetimi 2023 genel seçimlerinin bitmesinin hemen ardından göreve başladı. O günlerde seçim öncesinde uygulanan ekonomik politikaların sonucunda ekonominin bir ödemeler dengesi krizinin eşiğine geldiği söylenmeye başlanmıştı.
Bırakın daha yeni kazanılmış bir iktidarın 2028 yılına kadar yapacağı politikaların finansmanı için gerekli finansmanı planlamayı, o gün için bu krizden kaçınmak için yerli ve yabancı yatırımcılara güven vermek çok daha önemliydi. Bunun da iki önemli şartı vardır. Bunlardan birisi güvenilirliği kalmamış bir ekonomi yönetimini tasfiye edip, yerli ve yabancılar nezdinde güven duyulan bir yönetimin ekonominin başına geçirilmesiydi.
İkincisi ise, makroiktisadi istikrarı sağlayacak bir program uygulanacağını açıklayarak güven oluşturup, yabancı sermaye akımlarını teşvik etmekti. Belki seçimin hemen sonrasında ekonominin ödemeler dengesi krizine girmemesi acil çözüm bekleyen bir konu olarak gündemdeydi ama izleyen yıllar içinde bu politikaların olumlu sonuçları alınamayınca, makroiktisadi istikrar amacının yerini sermaye akımlarının sürdürülebilirliğinin sağlanmasına yönelik bir amaç öne çıkartılmış olabilir.
Bugün uygulanan yüksek faiz ve kur istikrarı belki enflasyonda beklenilen düşüşü sağlayamadı ama 2023 seçimlerinin ardından üç yıl iktidarın dış ödemelerde herhangi bir sorun yaşamamasının da önünü açtı.
Son zamanlarda enflasyondaki başarısızlıkla birlikte, dış kaynak bulmada da zorluklar yaşandığı kamuoyunun dikkatini çekmeye başladı. Özellikle siyasi tansiyonun arttığı ve seçim baskısının yükseldiği bugünlerde iktidar giderek daha çok dış kaynağa ihtiyaç duymaya başladı. Ancak mevcut politikaların sınırları içinde bu kaynaklara erişim zorlaştığı için daha önceleri de yaptığı gibi, “varlık barışı” gibi yöntemlerle kaynak bulma çabasına girişildi.
Ekonomik uygulamalara bakıldığında sanki enflasyonla mücadeleye arzu edilen önem verilmiyormuş gibi bir izlenim ortaya çıkarken, daha çok iktidarın mali kaynak ihtiyaçlarının karşılanmasını güvence altına alacak uygulamalara ağırlık verildiği yönünde bir izlenim ediniliyor.
Bu da ekonomide önceliğin enflasyonla mücadeleden ziyade, mali kaynak temin etmeye verildiğinin düşünülmesine yol açıyor.
İşte bu ve benzeri algıların ortaya çıktığı bir ortamda kamuoyunun beklentilerini yönetmekte zorlanmaya başlayan TCMB’nin iddia ettiği enflasyonla mücadeleyi arzu ettiği gibi yürütebilmesi de giderek zorlaşıyor.