Modern çağın yeni Alvin Toffler’leri
Alvin Toffler’ın “gelecek şoku” derken, teknoloji ve üretim sistemlerinin hızla değiştiğini, devletler, kurumlar ve hukuk düzenleri aynı hızda yenilenemediğini söylemişti. Bu dönemin temel paradigması da şu cümlede gizli: Yeni düzenin kurucu gücü kim olacak?
Dünya düzenleri bir günde yıkılmaz; önce kavramlar eskir, sonra kurumlar yorulur, ardından ittifaklar anlam kaybeder. Serbest ticaret, küreselleşme ve çok taraflılık gibi kelimeler Soğuk Savaş sonrası dönemin ortak sözlüğünü kurmuştu.
Bugün bu kelimeler hâlâ kullanılıyor fakat gerçeği açıklama güçleri zayıflıyor. Alvin Toffler’ın “gelecek şoku” derken, teknoloji ve üretim sistemlerinin hızla değiştiğini, devletler, kurumlar ve hukuk düzenleri aynı hızda yenilenemediğini söylemişti. Kavram üretmede mahir olan Toffler gene bir başka retoriği “Üçüncü Dalga” yaklaşımında da gücün artık yalnız toprak, fabrika veya asker sayısıyla değil; veri, teknoloji, ağ yapıları ve karar alma hızıyla ölçüleceğini öngörüyordu. Bu dönemin temel paradigması da şu cümlede gizli: Yeni düzenin kurucu gücü kim olacak?
İttifaklar zirvede, meşruiyet dipte
ABD-İsrail ilişkisi, uluslararası sistemin yeni kırılma noktalarından birini gösteriyor. Bir ittifak askeri olarak en güçlü anına ulaştığında, siyasi olarak gerilemeye başlamış olabilir. İran’a karşı ortak kapasite sergilenmesi görünen stratejik uyumun zirvesidir. Ancak Amerikan kamuoyunda İsrail’e koşulsuz destek konusunda hem ilerici Demokrat çevrelerde hem de Cumhuriyetçi Parti’nin yeni izolasyoncu damarında itirazlar yükseliyorsa, ittifakın toplumsal zemini zayıflıyor demektir.
Bu gelişme ekonomi ve hukuk açısından ciddi belirtilerle bezenmiş. ABD’nin Ortadoğu’daki güvenlik doktrini; enerji fiyatlarını, sigorta primlerini, savunma sanayii ihalelerini, lojistik güzergâhları ve yatırım kararlarını etkiler. Siyasi desteği zayıflayan ittifaklarda teknoloji transferleri ve güvenlik garantileri tartışmalı hale gelir.
İklim siyaseti Maslow Piramidine yeniliyor!
İklim siyaseti eski biçimiyle sürdürülemez hale gelmiştir. Batı 30 yıl boyunca karbon hedefleri, net sıfır taahhütleri, iklim konferansları ve emisyon piyasaları üzerine yoğunlaştı. Çin ise aynı dönemde güneş paneli, batarya, elektrikli araç ve rüzgâr ekipmanı üretiminde dünya pazarının merkezi haline geldi. Batı geleceğin ahlaki dilini kurarken Çin geleceğin fabrikalarını kurdu.
Sanayi çağında güç, üretim kapasitesinden geliyordu; bilgi çağında ise üretim kapasitesi ile teknoloji standardını belirleyen ülkeler öne çıkıyor. Bugün iklim meselesi yalnız çevreci bir başlık değildir. Karbon vergisi, sınırda karbon düzenlemesi, yeşil finansman, enerji depolama ve teknoloji lisanslarıyla bağlantılı bir üretim ve buna ilaveten de regülasyon meselesidir.
Çin yüzyılı denirken yeni yükselen değerler
Çin büyümesine ilişkin tartışma, küresel ekonominin psikolojik eşiğini ortaya koyuyor. Çin uzun yıllar yüzde 10’ları aşan büyüme oranlarıyla dünya ekonomisinin motorlarından biriydi. Şimdi yüzde 4-5 bandındaki büyüme Çin için yeni bir gerçekliğe işaret ediyor. Gayrimenkul krizleri, demografik yaşlanma, genç işsizliği, tüketim zayıflığı ve özel sektör üzerindeki baskılar eski modelin sınırlarını gösteriyor.
Ancak Çin’in yavaşlaması önemsizleşmesi anlamına gelmez. 1,4 milyara yakın nüfusu, devasa üretim kapasitesi ve teknolojik ölçeğiyle Çin, düşük hızda bile dünya piyasalarını dönüştürebilecek güçtedir.
Birleşmiş Milletler QUO Vadis?
Birleşmiş Milletler’e (BM) ilişkin değerlendirmemiz, uluslararası hukukun hassas noktasına temas ediyor. BM tamamen ortadan kalkmayacaktır; çünkü dünyadaki büyük güçler için ölü bir kurumdan çok, zayıf ama kullanılabilir bir kurum daha değerlidir. Fakat bu, BM’nin kurucu iddiasını koruduğu anlamına gelmez. Büyük güçlerin iradesi olmadan savaşları durduramayan, finansman krizleri yaşayan ve insani yardım kapasitesi siyasi pazarlıklara bağlı kalan bir yapı, artık eski merkezi rolünü oynayamamaktadır.
Bu zayıflama, uluslararası hukukun bittiği anlamına gelmez; tersine hukuki parçalanmanın arttığını gösterir. Küresel kurumlar zayıfladıkça bölgesel düzenlemeler, yatırım tahkimi, yaptırım uyum mekanizmaları ve özel hukuk sözleşmeleri önem kazanır. Türk şirketleri dış pazarlarda yatırım yaptıkça ikili yatırım anlaşmaları, tahkim şartları ve siyasi risk sigortaları hayati hale gelecektir. İstanbul’un tahkim ve arabuluculuk merkezi olması Türkiye ekonomisi için yüksek katma değerli bir hedeftir.
18. yüzyildan farkımız
Bana göre en elit kavramsal tartışmalardan biri, modern siyasetin gelecek kurma kapasitesini kaybetmesidir. Modern siyaset iki yüzyıl boyunca gelecek fikri üzerine kuruluydu. Bugün ise siyaset çoğu yerde kriz yönetimi, nostalji ve kısa vadeli seçim hesaplarına sıkışmış durumda. Buna karşılık teknoloji şirketleri, yapay zekâ, veri, uzay ve savunma teknolojileri üzerinden geleceği tasarlama iddiasını sürdürüyor.
Toffler’ın “Powershift” yaklaşımı burada yeniden anlam kazanıyor. Güç artık yalnız devlet başkentlerinde değil; veri merkezlerinde, algoritmalarda, platformlarda ve teknoloji standartlarında üretiliyor. Geleceği tasarlayan aktör, çoğu zaman kuralı da belirlemek ister. Yapay zekâ her alana girerken Türkiye’nin önünde iki seçenek var: Başkalarının kurduğu standartlara uyum sağlayan edilgen bir pazar olmak veya kendi veri rejimini, yapay zekâ sorumluluk kurallarını, fikri mülkiyet düzenini ve teknoloji yatırım stratejisini kuran aktif bir ülke olmak.
Gelmekte olan tartışmalar Toffler’ın işaret ettiği hız, bilgi ve güç kayması çağının olgunlaşmış halidir. ABD ittifakları sorgulanıyor, Çin yavaşlıyor ama teknolojik üretimde belirleyici kalıyor, BM kriz çözmekte zorlanıyor, iklim siyaseti sanayi rekabetine dönüşüyor, gelecek fikri siyasetten teknoloji şirketlerine kayıyor. Türkiye bu geçiş çağında yalnız izleyen değil, kuran ülke olabilir. Bunun yolu ekonomi ile hukuku, enerji ile sanayiyi, diplomasi ile tahkimi aynı stratejik çerçevede buluşturmaktan geçer. Türkiye’nin hedefi, yeni düzenin kurallarının yazıldığı masada kalemi elinde tutan ülkelerden biri olmaktır.