Munzam zararın sessiz çığlığı
Yabancı yatırımcı açısından da yerli girişimci açısından da en önemli güvence, haklı çıkıldığında gerçek zararın makul süre içinde ve ekonomik değerini koruyacak biçimde telafi edileceğine olan inançtır. Bu güven zedelendiğinde yalnızca alacaklı değil, piyasanın tamamı maliyet öder.
Ekonomi ile hukuk arasındaki ilişki çoğu zaman teknik bir tartışma gibi görülür. Oysa yatırım kararlarından kredi maliyetlerine, ticari hayattan vatandaşın mülkiyet hakkına kadar uzanan geniş bir alanda hukuk düzeninin ekonomik gerçeklikle kurduğu bağ, ülkelerin kalkınma kapasitesini belirleyen temel unsurlardan biridir. Sermayenin güven aradığı bir dünyada hukuk sistemi uyuşmazlık çözen bir mekanizmanın ötesinde ekonomik davranışları şekillendiren görünmez bir düzenleyicidir.
Türkiye’nin son yıllarda yüksek enflasyonla mücadele ettiği süreçte en fazla tartışılması gereken konulardan biri de munzam zarar, diğer adıyla aşkın zarar kurumudur. Çünkü yüksek enflasyon karşısında yıllarca tahsil edilemeyen alacakların yalnızca nominal faizle korunmaya çalışılması, mülkiyet hakkının ekonomik içeriğini önemli ölçüde aşındırmaktadır. Hukukun görevi sadece borcun ödenmesini sağlamak değil, alacaklının gerçek ekonomik kaybını da telafi edebilmektir.
Bu tartışmanın kamuoyunda daha görünür hale gelmesinde eski dostum Av. Mehmet Gedikbaş’ın fikirleri teorik manada zihin açıcı oldu. Sosyal medyada geniş yankı uyandıran değerlendirmelerinde dikkat çektiği temel nokta aslında finans teorisinin en eski prensiplerinden biridir: Paranın zaman değeri. Finans literatüründe bugün elde bulunan bir liranın yarın elde edilecek bir liradan daha değerli olduğu kabul edilir. Hukuk düzeninin bu ekonomik gerçeği tamamen göz ardı etmesi mümkün değildir. Çünkü geciken ödeme yalnızca bir borcun geç ifası değil, aynı zamanda ekonomik değerin önemli ölçüde azalması anlamına gelir.
Bugün birçok hukuk otoritesinin üzerinde birleştiği temel nokta da budur. Hukuk ve Ekonomi (Law & Economics) yaklaşımına göre hukuk kuralları ekonomik aktörleri doğru davranışa yönlendirmeli, yanlış teşvik mekanizmaları oluşturmamalıdır. Hukuki düzenleme ekonomik rasyonaliteyi tamamen tersine çevirdiğinde yalnızca bireysel uyuşmazlıklar değil, bütün piyasa dengesi zarar görmeye başlar.
“Tersine teşvik” sorunu
Türkiye’de uzun süre boyunca yasal ve ticari temerrüt faizlerinin piyasa faizlerinin ve enflasyonun oldukça gerisinde kalması, istemeden de olsa önemli bir “tersine teşvik” mekanizması oluşturmuştur. Bugün birçok ticari uyuşmazlıkta borçlu açısından davanın uzaması çoğu zaman ekonomik olarak daha avantajlı hale gelebilmektedir.
Borçlu, ödemesi gereken tutarı dava sonuna kadar kendi finansal
faaliyetlerinde kullanabilmekte; mevduat, repo veya ticari yatırımlarla elde ettiği getiriler, ödeyeceği yasal faizden çok daha yüksek olabilmektedir. Böyle bir tabloda dava, hakkın teslim edildiği bir mekanizma olmaktan çıkıp ucuz finansman sağlayan bir araca dönüşmektedir.
Bu nedenle bazı hukuk otoriteleri, ticari arabuluculuk süreçlerinde dahi uzlaşma ihtimalinin giderek azaldığını; borçluların ekonomik hesap nedeniyle yargılamanın uzamasını tercih ettiklerini ifade etmektedir. Sorun yalnızca faiz oranı değildir. Sorun, ekonomik sisteminin hukuki davranışları istemeden yanlış yöne sevk etmesidir.
Anayasa Mahkemesi’nin açtığı yol
Aslında yüksek yargı son yıllarda bu konuda önemli işaretler vermektedir.
Anayasa Mahkemesi’nin 2017 tarihli kamuya açık ANO İnşaat kararı, yüksek enflasyon ortamında paranın değer kaybının hayatın olağan akışına uygun bir olgu olduğunu açık biçimde ortaya koymuştur. Mahkeme, alacaklının her somut ekonomik kaybını ayrıca ispatlamasının beklenmesini mülkiyet hakkı bakımından sorunlu görmüş ve önemli bir içtihat geliştirmiştir.
Bunu izleyen Caner Şafak kararında ise mesele artık münferit bir uyuşmazlık olmaktan çıkarılmış, yapısal bir problem olarak değerlendirilmiş ve pilot karar mekanizması işletilmiştir. Bu yaklaşım, mülkiyet hakkının yalnızca teorik değil, ekonomik anlamda da korunması gerektiğini göstermesi bakımından önemlidir.
Buna rağmen uygulamada aynı yaklaşımın her derece mahkemesine aynı ölçüde yansımadığı görülmektedir. Bazı bölge adliye mahkemelerinin önceki içtihatları esas alarak munzam zarar taleplerini reddetmesi, hukuk güvenliği bakımından öngörülebilirliği azaltmaktadır. Aynı hukuki meselede birbirinden oldukça farklı sonuçların ortaya çıkması ise yatırımcı açısından en az enflasyon kadar önemli bir belirsizlik oluşturmaktadır.
“Alacaklıyı dövme, borçluyu ezme”
Yakın dönemde Anayasa Mahkemesi’nin 3095 sayılı Kanun’daki yasal faiz düzenlemesine ilişkin verdiği iptal kararı, aslında yasa koyucu açısından önemli bir fırsat sunmaktadır. Bu karar, ekonomik gerçeklikten kopuk sabit faiz anlayışının yeniden değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.
Bugün Almanya, İsviçre ve birçok Avrupa ülkesinde faiz mekanizmaları ekonomik koşullara daha duyarlı çalışmaktadır. Amaç borçluyu cezalandırmak değil; alacaklının gerçek kaybını telafi etmek ve borcun geciktirilmesini ekonomik açıdan cazip olmaktan çıkarmaktır. Hukukun temel fonksiyonlarından biri de budur. Doğru teşvik üretmek.
Aksi halde yalnızca bireysel hak ihlalleri yaşanmaz. Finansal sistemde kaynak dağılımı bozulur, ticari uyuşmazlıklar artar, mahkemelerin iş yükü büyür ve yatırım ortamı zayıflar. Ekonomik literatürde “transaction cost” olarak ifade edilen işlem maliyetleri yükselirken, belirsizlik yatırım kararlarını doğrudan olumsuz etkiler.
Hukuku “borç ödememe” olarak kullananlar
Bugün mesele yalnızca munzam zarar kurumunun teknik yorumundan ibaret değildir. Tartışılan konu, Türkiye’nin yatırım hukukuna, mülkiyet hakkına ve hukuk devleti ilkesine nasıl bir ekonomik içerik kazandıracağıdır.
Yabancı yatırımcı açısından da yerli girişimci açısından da en önemli güvence, haklı çıkıldığında gerçek zararın makul süre içinde ve ekonomik değerini koruyacak biçimde telafi edileceğine olan inançtır. Bu güven zedelendiğinde yalnızca alacaklı değil, piyasanın tamamı maliyet öder.
Önümüzdeki dönemde yasa koyucunun, yüksek yargının ve uygulayıcıların ortak bir perspektifle hareket ederek enflasyon gerçeğini dikkate alan daha dinamik bir faiz sistemi oluşturması, munzam zarar kurumunun öngörülebilir şekilde uygulanmasını sağlaması ve mülkiyet hakkını ekonomik anlamda koruyacak dengeli çözümler üretmesi büyük önem taşımaktadır.
Ekonomik büyüme yalnızca sermaye birikimiyle değil, güven birikimiyle de mümkündür. Hukuk güvenliğinin zedelendiği yerde yatırım iştahı azalır; yatırımın azaldığı yerde ise sürdürülebilir kalkınma hedefleri zayıflar. Türkiye’nin ikinci yüzyılında rekabet gücünü artıracak en önemli reformlardan biri, hukuk ile ekonomiyi aynı eksende buluşturan, mülkiyet hakkını ekonomik gerçekliğiyle birlikte koruyan ve yanlış teşvikleri ortadan kaldıran yeni bir yaklaşımı hayata geçirebilmesidir.