24 °C
Osman Ata ATAÇ
Osman Ata ATAÇ İŞLETMECİLİK SOHBETLERİ oaatac@gmail.com

Müreffeh Türkiye¹

Eğer bilmece meraklısıysanız bu kelime karşılığı bazen ‘gönençli’ olarak veriliyor. Türkiye’nin refaha kavuşturulmuş bir ülke olmasını kim istemez ki? Nitekim siyasiler, sivil toplum kuruluşu yöneticileri, yazarlar, çizerler ülkemizin refaha kavuşturulmasının hedef alındığını sık sık beyan ederler. Gün geçmiyor ki birileri ‘müreffeh’ Türkiye hedefini dile getirmesin.

Peki Türkiye refah yolunda nasıl ilerliyor? Bu soruyu kime sorduğunuza göre cevaplar değişiyor. Refahtan sorumlu olanlar uçar gibi gidiyoruz derken, muhalif olmak ve münafıklıkla suçlananlar “Ne uçması? Geri gidiyoruz” şeklinde bağırıyorlar. Ben kimseye sormadım. Refah konusunda en kapsamlı çalışmayı yaptığına inandığım Legatum Enstitüsü’nün² raporuna baktım.

Enstitü'nün revize edilmiş ve iyileştirilmiş 2019 Refah Endeksi, dünya çapında 167 ülkede refahı ölçüyor. Bu Dünya nüfusunun %99,4'ünü içeriyor. Altmış-beş başlık altında gruplanmış 300'e yakın ülke düzeyinde gösterge, bu ülkelerdeki mevcut refah durumunu ve 2007'den bu yana nasıl değiştiğini ölçmek için kullanılıyor. Enstitü Gallup Dünya Anketi, Dünya Kalkınma Göstergeleri, Uluslararası Telekomünikasyon Birliği, Kırılgan Devletler Endeksi, Dünya Çapında Yönetişim Göstergeleri, Özgürlük Evi, Dünya Sağlık Örgütü, Dünya Değerler Anketi, Uluslararası Af Örgütü, Sistemik Barış Merkezi ve ülkelerin resmi istatistiklerinden yararlanıyor. Enstitünün raporlarında Türkiye 2009 yılında 77., 2018 yılında 84. ve 2019 yılında 91. Sırada. Yani bu enstitüye bakarsanız refah yolunda pek uçmamış tersine geri gitmişiz. Boyutlar özelindeki skorlarımız da pek iyi değil.

Bu kurumun diğer raporları ve rapor detayları Web sayfalarında var. Merak ederseniz bakın. Takdir edersiniz ki Türkiye gibi önemli bir ülkenin dünyanın bölgeler dahil 167 ülkesi arasındaki yeri pek de övünülecek gibi değil. Bırakınız yerimizin iyi olmadığını geriye gitmemiz iyice vahim.

Bazı boyutlar, yani ülkemizde devamlı tartışılan emniyet ve güvenlik, sosyal sermaye, kişisel özgürlük, yönetim ve doğal çevre malum. Söz gelimi düşük not aldığımız, yüksek not aldığımız bir boyut yok ya, pazara giriş kolaylığı ve altyapı boyutu (1.) Yerel pazara giriş kolaylığı: Pazar koşullarının kurulu firmaları korumak yerine yeni girenlere kolaylık sağlaması; (2) İşletme kurma kolaylığı: Girişimciliği teşvik eden yasal ve politika düzenlemeleri; (3) Mevzuat kolaylığı: İşletmelerin vergi mevzuatı dahil mevzuatla uğraşmaya harcadıkları emek ve zamanın asgariye indirilmesi; (4) İşçi pazarı esnekliği: İşveren ve işçilerin kıdem tazminatları dahil iş anlaşmaları konusunda sahip oldukları esneklik konularında dünyada 167 ülke arasında 67. olmamız en azından ilginçtir.

Şimdi bunları neden yazıyorum? Kariyerimin son 20 yılını kalkınmakta olan ülkelerde özel sektörün gelişmesine yönelik çalışmalarla geçirdiğimi düşünürseniz bu konuya neden ilgi duyduğumu da takdir edersiniz. Günümüzde ülkelerin refaha kavuşmasının lokomotifi olarak ‘özel sektör’ gösteriliyor. Bazı yazarlar ülkenin kısa ve uzun dönem çıkarlarını gözetmekle yükümlü ‘devlet’ ile sermayenin çıkarlarını gözetmekle yükümlü ‘özel sektör’ arasındaki iş birliği konusunu işlerken bu modeli eleştirirler yani, işletmelerin çıkarları ille de ülkenin çıkarlarına hizmet etmez derler ama genel kanı bu eleştiriye fazla kredi vermiyor. Ben de özel sektörün refah konusundaki kilit rolünü tartışmayı abes bulanlardanım. Gerçekten de Türkiye’nin müreffeh bir ülke olmasının sorumluluğunun en azından büyük bir kısmı özel sektörün sırtındadır. Global düzeyde “Ben istihdam sağlarım, vergimi veririm gerisi benim işim değil” yaklaşımının ülkeleri ve dünyamızı iyi noktalara getirmeyeceği bellidir. Son yıllarda da getirmediğini, global ekonomik düzenin ‘çalışmadığını,’ sıkıntıların sadece sokaktaki adamın değil kurumların bu arada işletmelerin de sırtına bindiğini hep beraber gördük, göreceğiz. Ancak özel sektörün bu sorumluluğu yerine getirebilmesi için kullanılagelen ‘denetim ve yönlendirme’ mekanizmalarının yetersiz olduğunu söylemek gerekiyor. Ben bunları söylediğim zaman ne dediğimi bazen iyi anlatamıyorum. Dediğimin tam tersini anlayanlar çıkıyor. Sanıyorlar ki özel sektörün daha sıkı kontrol edilmesinden yanayım. İleride bir yazıda bu kontrol konusuna daha da detaylı değinmek istiyorum ama baştan söyleyeyim: Kullandığımız yöntemler bir işe yaramıyor.

Yıllar önce zamanın sanayi bakanıyla bir dost yemeği sonrası o zamanlar herhangi bir yatırım yapılmadan mutlaka gerekli olan bakanlıklar ve planlama teşkilatlarından alınması gereken izinleri tartışmıştık. Bakan bey benim fikirlerimi hiç beğenmediği ancak bir eleştirilerime bir cevapta bulamadığı için sonunda o zamanların moda kaçış ithamlarından birini yapmış ve “Siz özel sektöre karşısınız” diyerek konuyu kapatmıştı! Ben sadece bir iş ülkenin yararına mı değil mi karar verilmesi için şart koşulan ‘yapılabilirlik’ raporlarının kim tarafından, hangi ekspertizle nasıl değerlendirildiğinin pek aklıma yatmadığını, nitekim yapılabilirlik raporlarının gerçekleşme oranının %30’larda kalmasının bunun bir işareti olduğunu söylemiş ve bu uygulamanın bir işe yaramadığını ileri sürmüştüm.

Şimdi bir girişimci bakmış, pazarda bir boşluk bulmuş ve falanca ürünü, filanca hizmeti üretirse bundan para kazanacağına karar vermiş. Hesap kitap yapmış yatırımını hesaplamış, finans, tesis ve alt-yapı, insan gücü, ilişkiler ve stratejik iş birlikleri, bilgi ve know-how gereksinimlerini düşünmüş. Yatırıma karar vermiş. Ülkenin teşvikleri var. Girişimci bunlardan yararlanmak istiyor. Teşvik sistemi her ülkede var. Yatırıma teşvik var, belli bölgelerde yapılacak yatırıma ayrıyeten teşvik var, ihracat yapacaklara teşvik var, var oğlu var. Dost toplantılarında bazen ihtiyarlıktan gelme huysuz nostalji bazen torun topalağın densizliklerinden şikâyet çerçevesinden hareketle Amerika’daki çocuk eğitimini eleştirir Türkiye’de büyürken büyüklerimizden aldığımız terbiyeyle karşılaştırırız. Teşvik iyidir ama bunun bir aması var. Teşvik sistemlerinin kurulması öyle kolay işler değildir. Devlet kaynaklarını kullanmanın hiçbir yolu kolay değildir. Öyle yalap şap yapılırsa sonuçları ters olur. Teşvikten yararlanmak isteyen girişimci gerekli! ‘resmi’ mercilere müracaat edecek. Ülkenin refaha erişmesi amaç ya bu merciler ya “Peki. Haydi kolay gelsin” diyecekler ya da “Olmaz efendim.” Bu nasıl yapılacak? Yatırımcı bir yapılabilirlik raporu hazırlayacak. Resmi mercide çalışan 9-5 mesai veren bir ‘uzman’ bu rapora bakacak ve yatırımı değerlendirecek. Eskiden yaratılacak katma değer, ödenecek vergiler, sağlanacak istihdam falan hesaplanır bir yere kadar ona göre karar verilirdi. O nedenle de yapılabilirlik raporları bu rakamlardan başlanarak geriye doğru yazılırdı. Bu sistem hala şu veya bu şekilde devam ediyor. Onun içinde tüm ‘çabalara’ rağmen birçok kalkınmakta olan ülke ‘kalkınamayan ülke’ statüsünden çıkamıyor. Müreffeh ülke olamıyor.

Ne demişler? “Akıllı adam kendi deneyimlerinden, çok akıllı adam başkalarının deneyimlerinden öğrenir” belki de refah konusunda ilk sıralarda yer alan ülkeler ne yapıyorlar bir bakmak gerekiyor. Refah çalışmalarına bir bakın. Yıllar boyu İlk on ülke hemen hemen hep aynı. Olağan şüpheliler. Sırasıyla: Danimarka, Norveç, İsviçre, İsveç, Finlandiya, Hollanda, Yeni Zelanda. Bunları yönetenler deha çocuklar mı? Şansları mı yaver gidiyor? Hiç sanmıyorum.

Sağlıcakla kalın.

Dipnot:

¹ Arapça rfh kökünden gelen muraffah "refaha kavuşturulmuş" sözcüğünden alıntı eski bir kelimedir.

² Enstitünün 2019 raporundan bilgiler ileten Sn. Peri İz’e teşekkürlerimle.

Yorumlar

Yorum yapabilmek için lütfen giriş yapınız.
Giriş Yap