NATO ve Türkiye (Soğuk Savaş Sonrası)

Dünya'yı haber kaynağınız olarak eklemek için tıklayın!

SSCB’nin dağılmasıyla sis­temde oluşan büyük değişik­lik karşı kutup tehdidini yok etti. Böylece Soğuk Savaş döneminin çift kutuplu yapısı çöktü. Yapı­nın çökmesi, iletişim ağlarının serbest kalmasını ve “küresel­leşme” olgusunun ivme kazan­masını sağladı.

Küreselleşme yaşanan sosyal, siyasi ve ekonomik faaliyetleri küresel anlamda önemli hale ge­tirdi. Dünyanın herhangi bir yerinde yaşanan olaylar, alınan kararlar dünya­nın her köşesinde her toplumu etkiler hale geldi. Yerel ile küresel iç içe geçti. Yaşanan iç savaşlar, ekonomik krizler ve doğa olayları göçlere, göçler ise göç edilen yerlerde ekonomik ve toplumsal sorunlara neden oldu. Ekonomiler git­tikçe iç içe geçti. Enerji ve güvenliği or­tak çıkar ve faaliyet alanı oldu. Demok­rasinin temel değerleri ve normları git­tikçe önemli hale geldi.

Küreselleşmeyle değişen sistemde çift kutuplu sistemin hegemonik yapı­sında kırılmalar oldu. Sistem giderek merkezileşti. Siyasi, ekonomik ve as­keri merkezler ortaya çıktı. Yeni yapıda bölgesindeki olaylar karşısında bölge­sel örgütlerin ve bölge güçlerinin etkisi küresel örgütler ve küresel güçlerin et­kisiyle eşdeğer hale geldi. Bölgesel güç­lere ihtiyaç daha fazla ön plana çıktı.

Yeni yapıda sivil toplum kuruluşla­rı ve çok uluslu şirketler kamuoylarını etkileyebilecek ve devlet politikalarına etki yapabilecek bir şekil kazandılar. Bu şekil terör örgütlerinin siyasi amaç­larını gerçekleştirmek için bu kuruluş ve şirketlerden destek ve yardım ala­bilmelerini olanaklı hale getirdi. Ama en önemlisi devletler önemli aktörler olmaya devam etseler de tek güç mer­kezi olmaktan çıktılar.

NATO ve dönüşüm

Soğuk Savaş’ın sonrası güvenlik kav­ramının tanımı çok daha geniş bir çer­çevede yapılmak zorunda kaldı. 1991 tarihli Stratejik Konsepti Soğuk Savaş öncesi konseptlerden farklı bir anla­yışla yazılmıştı. İçerisinde çatışmayı önleme, iş birliğine dayalı güvenlik gibi eski konseptlerin kapsayan anlayış ol­sa da ana çatı yeni krizlerin nasıl yöne­tileceği üzerine oturtulmuştu.

Soğuk Savaş sonrasının ilk sorunları Avrupa’yı vurdu. Etnik, dinsel ve milli­yetçi odaklı çatışmalar Avrupa’nın gü­venliğini tehdit eden bir yapıya bürün­dü. Bu durum NATO için yeni sistemde yeni görevler anlamına geldi. Nitekim Birleşmiş Milletler’in talebiyle NATO, Yugoslavya’daki iç savaşın parçası ol­du.

Bunun yanında ABD’nin dış poli­tika önceliklerinden birisi NATO’nun genişlemesi olmuştu ki bu stratejinin gereği olarak NATO, Orta ve Doğu Av­rupa ülkelerini üyeliğe aldı. Tüm bu ge­lişmeler en çok Rusya’yı şaşırttı. Keza Ruslar Varşova Paktı dağıldığında NA­TO’nun da dağılacağını bekliyorlardı. NATO’nun dağılmayı bırakın sürekli eski Varşova Paktı üyeleriyle genişle­mesi Rusya’da askeri doktrinlerin de­ğişmesine yol açtı. NATO’nun genişle­me stratejisi Rusya için birincil tehdit haline geldi. 1999 tarihli stratejik kon­septi ise kuvvet yapılandırması konu­sunda hedefler belirlemiştir.

Bu hedef­lerin ilki krizlere müdahaleyi mümkün kılacak esnek bir yapılanma, diğeri ise savunma görevini üstlenecek bir ya­pılanma olarak belirlenmişti. Ama en önemlisi kısa zamanda konvansiyonel ve nükleer kabiliyetlerin dengeli bir bi­çimde kullanılabileceği bir yapılanma­ya gitme planıydı. 1991 konseptinden farklı olarak, 1999 konseptinde terör, sabotaj ve örgütlü suçların, bir “güven­lik riski” olarak NATO’nun güvenliğini etkileyebileceği belirtilmekteydi.

2010 Stratejik Konsepti, 11 Eylül Sal­dırılarının etkisini yansıtmıştır. Kon­septte terör, sabotaj ve örgütlü suçlar “tehdit” olarak vurgulanmıştır. Bununla yetinilmemiş terör vb. eylemlere neden olacağı anlayışıyla NATO’nun sınırları­nın dışında yaşanan istikrarsızlıklar ve çatışmalar da “tehdit” değerlendirme­sinin içerisinde yer almıştır.

Konseptin en dikkat çeken kararı ise üyelik şartlarını yerine getiren ülke­lerin NATO’nun “açık kapı” politikası uyarınca üyeliğe kabul edileceğidir. Bu karar Rusya’nın Gürcistan harekâtına siyasi bir karşılık olarak düşünülebilir.

Rusya’nın 2008’de Gürcistan’a yö­nelik askeri hamlesi, Kırım’ı 2014’de ilhak etmesi NATO için Rusya’yı yi­ne yeniden “düşman” tanımı içerisine sokmuştur. Bu durum ancak 2022 kon­septinde açıkça yer almıştır. Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik işgal girişimi göl­gesinde kabul edilen 2022 Stratejik Konseptinde Rusya yeniden tehdit ola­rak tanımlanmış ve örgütün Rusya’ya yönelik caydırıcılığı yeniden ön plana alınmıştır.

2022 Stratejik Konsepti di­ğer özelliği ilk kez Çin’e değinmiş ol­masıdır. Rusya’dan farklı olarak Çin, “meydan okuyan yeni güç” olarak tarif edilmiştir. Soğuk Savaşın sona erme­sinden bu yana otuz beş sene geçmesi­ne rağmen, soğuk Savaş sonrası yazı­lan hiçbir konsept kapsamlı bir askeri doktrini ortaya çıkaramamıştır. Bura­daki temel sorun ABD ile AB’nin yak­laşım farklılıkları nedeniyle “mutaba­kat”ın güçleşmesidir.

Savunma ittifakı mı, yoksa küresel bir jeopolitik aktör mü?

Çoğu zaman “NATO değişti mi?” di­ye soruyoruz. Oysa asıl değişen NA­TO’dan önce uluslararası sistemdir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla bir­likte NATO ilk kez kendisine şu soru­yu sormak zorunda kaldı: artık neyi sa­vunacağız? çünkü ittifakın kuruluşuna neden olan tehdit ortadan kalkmıştı. Sonraki otuz beş yıl aslında NATO’nun bu soruya verdiği cevapların tarihidir.

Güvenlik kavramı genişledikçe NA­TO’nun ilgi alanı da genişledi. Rus­ya’nın Ukrayna’yı işgali ise bu dönü­şüme farklı bir boyut kazandırdı. Uzun süre kriz yönetimi ve ortaklık politi­kaları üzerinden ilerleyen NATO, ye­niden kolektif savunma ve caydırıcılık eksenine döndü. Bu dönüşü Soğuk Sa­vaş’a geri dönüş olarak okumak doğru olmaz. Çünkü bugünün güvenlik orta­mı, geçmişten çok daha karmaşık. Bir tarafta Rusya’nın askerî kapasitesi var; diğer tarafta Çin’in ekonomik, tekno­lojik ve stratejik yükselişi uluslarara­sı rekabetin yönünü değiştiriyor. Buna siber tehditler, yapay zekâ, kritik altya­pılar ve tedarik zincirleri eklendiğinde güvenlik artık yalnızca askerî bir mese­le olmaktan çıkıyor.

Bu nedenle ben NATO’nun bugün sa­dece bir savunma ittifakı olarak tanım­lanamayacağı kanaatindeyim. Ancak NATO’yu küresel ölçekte her soruna müdahil siyasi bir örgüt gibi değerlen­dirmek de doğru değildir. Çünkü meş­ruiyetini hâlâ kolektif savunma ilke­sinden almaktadır. Değişen, NATO’nun hukuki kimliği değil; güvenliği yorum­lama biçimidir.

Tarih bize güçlü kurumların değil, değişen uluslararası sisteme uyum sağ­layabilen kurumların uzun ömürlü ol­duğunu gösteriyor. NATO bugüne ka­dar bunu başarabildi.

Önümüzdeki 10 yılda NATO

Önümüzdeki on yılda NATO’nun ka­derini belirleyecek olan şey, sahip oldu­ğu askerî güçten çok değişen uluslara­rası sistemin hızına ne kadar uyum sağ­layabileceği olacaktır. NATO açısından mesele, değişen güvenlik ortamında si­yasi bütünlüğünü ve ortak hareket ka­biliyetini koruyup, koruyamayacağıdır.

Soğuk Savaş boyunca ortak tehdit al­gısı siyasi uyumu ve karar almayı kolay­laştırıyordu. Bugün ise 32 müttefikin güvenlik öncelikleri doğal olarak fark­lılaşıyor. Bu farklı öncelikler doğal ol­makla birlikte, NATO’nun ortak strate­ji üretmesini eskisine göre daha zor hâle getiriyor. Önümüzdeki yıllarda ittifakın başarısı, bütün üyelerin aynı tehdidi ay­nı şekilde algılamasına değil; farklı teh­dit algılarını ortak bir güvenlik anlayışı içinde buluşturabilmesine bağlı olacak.

İkinci büyük sınama teknoloji ala­nında yaşanacak. Geleceğin güvenlik rekabeti sadece asker sayısıyla veya si­lah envanteriyle ölçülmeyecek. Yapay zekâ, kuantum teknolojileri, uzay sis­temleri, siber güvenlik ve kritik veri altyapıları askerî kapasitenin ayrılmaz parçaları hâline geliyor. Bu alanlar­da geride kalan ülkelerin klasik askerî güçlerini korumaları da zorlaşacaktır.

Bütün bunların üzerinde ise siyasi irade yer alıyor. Çünkü ittifaklar sade­ce ortak tehditlerle ayakta kalmaz; or­tak sorumluluk anlayışıyla da güçlenir. Savunmanın maliyetini paylaşamayan, güvenlik yükünü adil biçimde dağıta­mayan bir yapının uzun vadede etkinli­ğini sürdürmesi kolay değildir.

NATO’nun en büyük avantajı ise geç­mişidir. Kuruluşundan bu yana çok farklı krizlerle karşılaştı; Soğuk Sa­vaş’ın sona ermesini gördü, terörizm­le mücadele dönemini yaşadı ve bugün yeniden büyük güç rekabetinin merke­zine geldi. Bu kurumsal hafıza önemli bir avantajdır. Ancak geçmiş başarılar geleceğin garantisi değildir.

Türkiye’nin NATO içindeki ağırlığı arttı

Türkiye’nin NATO içindeki ağırlığı­nı sadece son birkaç yıla bakarak değer­lendirmek eksik olur. Asıl değişim, ulus­lararası sistemde yaşanan dönüşümle birlikte Türkiye’nin üstlendiği rollerin çeşitlenmesinden kaynaklanıyor.

Soğuk Savaş döneminde Türkiye için Batı dünyasının en üst düzeyde teşki­latlanmış bir savunma örgütünün eşit bir üyesi olmak hem uluslararası poli­tikada, statü, meşruiyet hem den Batılı bir kimlik kazandırmıştır. Türkiye bir­çok kez müttefikleriyle ikili ilişkilerin­de sorunlar yaşasa da NATO’nun caydı­rıcı gücünü hep hissetmiştir.

Soğuk Savaş sonrası Türkiye için Sovyetler Birliği’nin dağılması güven­liğine yönelik temel tehdidin ortadan kalkması anlamına geldi. Ancak Tür­kiye’nin çevresindeki ülkelerde Soğuk Savaş dönemi istikrarsızlıkları devam ediyordu. Bu istikrarsızlıkların ortaya çıkardığı terör, etnik milliyetçilik, kitle imha silahlarının yayılması ve kitlesel göçler Türkiye’nin rahatlamasına mü­saade etmedi. Ancak tüm bu zorluklara rağmen sahip olduğu potansiyel Türki­ye’yi Soğuk Savaş sonrası bölgesel güç konumuna getirdi. Bunun yanında yeni güvenlik ortamının yarattığı tehditler, Türkiye’yi NATO için “kanat ülkesi”n­den, “cephe ülkesine” dönüştürdü. Bu Türkiye’nin politik ve askeri anlamda etkinliğini artırdı.

Bunun yanında Türkiye’nin diplo­matik hareket alanı da dikkat çekmek­te. Karadeniz’de Montrö Sözleşme­si’nin uygulanması, Rusya ile Ukrayna arasında iletişim kanallarının tama­men kapanmamasına yönelik girişim­ler, tahıl koridoru süreci ve bölgesel krizlerde üstlenilen kolaylaştırıcı rol­ler, Türkiye’nin sadece askerî değil dip­lomatik kapasitesini de ortaya koydu.

NATO içerisindeki tek Müslüman ülke konumu da Türkiye’yi önemli kı­lan başka bir unsurdur. NATO’nun ge­ri kalan kısmı ile Müslüman dünya ara­sında bir güven problemi vardır. Tür­kiye bu güven eksikliğinin giderilmesi için önemli bir aktördür. Keza Türki­ye’nin üyeliği, NATO’nun bir Hristiyan devletler ittifakı gibi algılanmasını ve İslam karşıtı bir ittifak gibi gözükme­mesini sağlamaktadır.

Bugün Türkiye’nin NATO içindeki konumunu geçmişe göre daha etkili bu­luyorum. Çünkü Türkiye artık yalnızca bulunduğu coğrafya nedeniyle önem­li değil; aynı zamanda güvenlik üreten, kriz yöneten ve çözüm geliştirebilen bir aktör olarak öne çıkıyor. Yeni dönem­de stratejik ağırlığı belirleyecek olan da tam olarak bu kapasite olacaktır. Anka­ra zirvesi bu değişimin uluslararası ka­muoyu tarafından daha görünür hâle geleceği önemli bir eşik olacaktır.

Yazara Ait Diğer Yazılar