Nihilist penguen: Varoluş, yalnızlık ya da gerçekten hiçbir şey!
Werner Herzog’un 2007 yapımı belgeseli Encounters at the End of the World (Dünyanın Sonundaki Karşılaşmalar), Antarktika’nın buzlu uçsuz bucaksızlığını, oradaki bilim insanlarını ve doğanın acımasız gerçeğini anlatırken en çarpıcı anlarından birini, tek bir penguenle sunmuştu.
Binlerce Adélie pengueninin oluşturduğu koloniden ayrılan bir penguen, denize doğru değil, iç kesimlere, dağlara doğru yürümeye başlar. Herzog’un sesi fonda yükselir: “Ama neden?” Bu soru, sadece bir hayvanın davranışını değil, varoluşun temel bir sorgulamasını tetikledi insanlarda? Dil, din, kültür, yaş ayrımı olmaksızın!
Penguenin bu yürüyüşü, ilk bakışta basit bir yön kaybı gibi görünse de Herzog’un kamerası ve anlatımıyla çok daha derin bir kavrama dönüştü. Bilim insanları bunu nadir görülen bir “dezoryantasyon” olarak açıklıyor aslında. Penguenler bazen koloninin monotonluğundan ya da çevresel faktörlerden etkilenerek yanlış yöne gidebilir. Ancak Herzog, bu olayı romantik doğa belgesellerinin aksine (örneğin “March of the Penguins”teki gibi) trajikomik bir absürtlük olarak çerçevelemişti.
Penguen, içgüdüsüne karşı gelmiş, hayatta kalmak için gereken yolu terk etmiş ve ölümüne doğru ilerlemişti. Bu, doğanın insan merkezli anlamlandırma çabalarına direnişiydi: Doğa, trajedi, romantizm ya da komedi gibi anlatı kalıplarına uymuyordu. Herzog’un “ecstatic truth” (coşkulu gerçek) anlayışıyla, gerçeklik burada hayali bir kurguyla değil; izleyicinin kendi varoluşsal boşluğunu yansıtmasıyla ortaya çıkar.
Biz kolonilerimizden koparsak ne olur?
Edebi bir prizmadan bakınca, penguenin yolculuğu, Camus'nün felsefesini bir şiire dönüştürdü bence. Sisyphos'un kayası, penguenin buzlu patikası olur; her adım, zirveye doğru bir yükseliş ama zirve yoktur – sadece sonsuz bir düşüş! Camus, Sisyphos Mitinde şöyle der: "Sisyphos'un mutluluğu, kayanın altındadır." Yani mücadelede, isyanda. Penguen içinse, mutluluk muamma: Belki deliliğin özgürlüğünde, belki tükenmişliğin huzurunda. Herzog'un "ecstatic truth"u burada devreye girer; gerçeklik, kurgusal bir anlatıdan değil, izleyicinin kendi boşluğunu yansıtmasından doğar. Penguenin siyah beyaz silüeti, buzun beyazlığında erirken, bizler kendi varoluşumuzu sorguladık: Kendi "sürülerimizden" –toplumun, ailenin, işin ritmik zincirlerinden– kopup içsel dağlara yürüdüğümüzde, ne kalır geriye? Camusn'un absürt insanı, bu soruya isyanla yanıt veriyor:
“Anlamsızlığı kabullen ama durma. Penguen ise doğanın acımasız bir metaforu olarak, durur – ya da daha doğrusu, yürüyüşü ölümle biter.”
İnsanların zihnini okumaya çalışırsak sanırım penguenin yalnız yürüyüşü, modern yorumlarda sıkça “nihilizm” sembolü olarak anıldı. Sürüden kopmak, toplumsal normları, beklentileri ve hatta hayatta kalma içgüdüsünü reddetmek anlamına geliyordu sanki. Bu, bireyin anlam arayışında kendi yolunu çizmesi olarak görülebilir. Ve bu nadir olarak görülür. İnsanların ilgisini bu çekti. Belki bir isyan, belki bir tükenmişlik, belki de saf bir delilik…
Ancak Herzog’un bakış açısı daha soğuk ve acımasız bence; penguenin “deliliği” insani bir depresyon değil, doğanın kayıtsızlığında kaybolmuş bir varlığın trajedisidir adeta! “Doğru yolu” terk eden her varlık, yalnızlığın ve anlamsızlığın sonsuz beyazlığında kaybolur. Bu sahne, izleyiciye şu soruyu sorar: Biz insanlar da kendi “kolonilerimiz”den –iş, aile, toplum– kopup içsel dağlara doğru yürümeye başladığımızda ne olur?
Penguenin yolculuğu, varoluşun absürtlüğünü de gözler önüne serer. Camus’nün Sisyphos’u gibi, penguen de anlamsız bir çabaya girişir ama burada hiçbir kahramanlık yoktur. Sadece sonsuz bir buz tabakası ve ufukta kaybolan bir siyah nokta. Herzog, bu görüntüyü insanlık durumunun bir metaforu olarak kullanır: Antarktika gibi uçsuz bucaksız bir yerde, birey kendini ne kadar küçük hissederse, o kadar büyük bir yalnızlıkla yüzleşir. Penguenin yürüyüşü, özgürlüğün bedelini hatırlatır; sürüden ayrılmak bireyselliği getirir ama çoğu zaman ölümcül bir boşluğa sürükler.
Sürüden her ayrılan kaybolmaz
Ve işte asıl acı gerçek: Belgeseldeki o penguen, gerçekten öldü. Bu çok üzücü. Lakin insanların umudu ölmesin! Dağlara doğru yürüyüşü, hayatta kalma şansını neredeyse sıfıra indirdi. Ama insanlar yürümeye devam etsin! Daha iyi bir dünya, yaşam arayışı için! Bu yürüyüş, özgürleşme ya da anlam arayışı olarak romantikleştirilebilir ama gerçekte, doğanın acımasız kuralları karşısında bir yenilgidir.
Olsun biz devam etmeliyiz. Bazen belki de o kadar gerçekçi olmamalıyız! Sürüden ayrılan her varlık ister penguen ister insan olsun, o sonsuz beyazlıkta kaybolmaz ya da unutulmaz! Belki de Herzog’un bize bıraktığı en derin ders budur: Bazen sürüde kalmak, yalnızlığın ölümcül çekiciliğinden kurtulmanın bilindik yoludur ama tek ihtimal değildir!