Ormancılığımızın başarısının sırrı: Ekosistemin korunması
Orman konusu, maalesef ülke gündeminde hak ettiği yeri bulamıyor. En azından iklim değişiminin iklim krizine dönüştüğü ve orman yangınların dünyada ve ülkemizde rekor kırdığı 2025 yılında bile aklı selim ile üzerinde konuşamadık, tartışamadık.
Ormanlarımız sadece yangın sezonundaki dezenformasyonla gündeme gelmemeli. Şüphesiz ormancılık konusunun, rakamların ötesinde ekonomi, güvenlik, çevre ve strateji boyutları var. Unutmayalım ki su meselesinden gıda güvencesine, gıda sanayiinden gıda güvenliğine, istihdamdan kırsal kalkınmaya kadar çok geniş bir etki alanı var ormanlarımızın.
Bugün ormancılık demek, yeşil vatan, karbon yutak alanı ve biyoçeşitlilik demek.
FAO raporu birçok dezenformasyona cevap niteliğinde
Son yazımızda, orman alanlarımızın son 22 yılda yüzde 12,5 genişlediğini, orman varlığımızı artırmada dünyada dördüncü, ağaçlandırmada ise üçüncü olduğumuzu, FAO’nun Küresel Orman Kaynakları Raporu’ndan aktarmıştık.
Tarım ve Orman Bakanlığı’nın (TOB) İddialar ve Gerçekler yayınında, 6831 sayılı Orman Kanunu gereği, yanan ormanların başka amaçlarla kullanılamayacağı belirtilmesine rağmen bu konu, belki de en çok dezenformasyona maruz kalıyor.
Oysaki kaynakta, uydu görüntüleri üzerinden yapılan kontrollerde yanan alanların imara açılmasının söz konusu olmadığı; toprak işleme, doğal gençleştirme, erozyon kontrolü ve biyoçeşitliliğin korunması başta olmak üzere birçok ormancılık uygulamalarının yapıldığı ve bu şekilde biyoçeşitliliğin korunduğu açıkça belirtiliyor.
Ekosistemi destekleyen uygulamalar
İşte bunun sonucunda, FAO’nun raporunda yer aldığı üzere, orman varlığımızdaki artışların yüzde 95’inin doğal süreçlerle, bir başka deyişle, ekosistemi destekleyen uygulamalarla yapılmış olduğu ifade ediliyor. Sadece bu bilgi bile orman yangınlarının imara açmak için çıkartıldığı iddialarını çürütüyor. Çam ağaçlarının milyonlarca yıldır bu topraklarda doğal olarak yetiştiği ve ekosistemimizin temeli olduğu; ormanlarımızın yaklaşık yüzde 30’unun meşe, yüzde 23’ünün kızılçam, yüzde 17’sinin karaçam, yüzde 7’si sarıçam ve kalan yüzde 23’ü ise farklı türlerden oluştuğu ve yeni ormanlaştırma faaliyetlerinde bu doğal yayılımın esas alındığı da aynı yayında yer alıyor.
Ayrıca yeterli sayıda uçağımızın, helikopterimizin olmadığı iddiası karşısında söz konusu yayında, ülkemizin 2025 itibarıyla, 27 yangın söndürme uçağı, 105 helikopter, 14 İHA, 6 bine yakın kara aracı ve 25 bini aşkın personel ile orman yangınlarıyla mücadeleye her an hazırlıklı olduğumuz ifade ediliyor. Yapay zekâ desteğiyle 40 dakikadan 11 dakikaya düşen ortalama ilk müdahale süresi ve 776 gözetleme kulesiyle etkili bir müdahale gücüne sahip Orman Genel Müdürlüğü (OGM).
Orman yangınları için riskler giderek artıyor
Yazının devamında yukarıdaki yayından ve OGM kaynaklarından edindiğim bazı bilgileri de paylaşmak istiyorum. OGM, orman ve hazine arazilerinin dışında da ülkenin daha yeşil hale getirilebilmesi için ağaçlandırma faaliyetlerini sürdürüyor.
Son yıllarda artan yangınlar ve zarar gören alanın büyüklüğüne birçok faktör etki ediyor. Bölgenin arazi yapısı, sıcaklık, nem, rüzgâr ve yangının tipi gibi faktörler, yangının süresine etki ediyor. Özellikle Ege ve Akdeniz Bölgeleri, yaz aylarında yüksek sıcaklık, düşük nem ve sık rüzgâr nedeniyle orman yangınları bakımından dünyanın en riskli bölgeleri olduğu vurgulanıyor. Yangınla mücadeleyi güçleştiren faktörleri iyi anlamak, orman kahramanlarımıza hak vermek ve elimizden bir şey gelmiyorsa da “yangına körükle gitmemek” gerekiyor.