Paris’ten çıkıp Caracas’a girmek

Bir yanda iklim zirveleri, karbon azaltım hedefleri ve sürdürülebilir kalkınma vaatleri; diğer yanda petrol rezervleri, ener­ji arzı ve jeopolitik hesaplar. Bu iki dünya, artık sırayla değil, aynı anda işliyor. Ve bu eşzamanlılık, sürdürülebilir kalkınma kav­ramını her geçen gün daha fazla sorgulatı­yor.

Bu tabloyu tek bir cümleyle özetlemek mümkün: Trump, Paris’ten çıktı; Caracas’a girmeyi tercih etti. 2015’te imzalanan Pa­ris İklim Anlaşması, küresel sıcaklık artışı­nı sınırlamak için ortak bir irade beyanıydı. Bugün hâlâ 190’dan fazla ülke bu anlaşma­nın tarafı. Ancak aynı sistem içinde, dün­yanın en büyük aktörlerinden biri 20 Ocak 2025’te anlaşmadan yeniden çekildiğini açıkladı. Bu çekilme, sadece bir diploma­tik tercih değil; iklim rejiminin temel var­sayımını zayıflatan bir kırılma noktasıydı: en büyüklerin de kurala uyacağı varsayımı.

ABD ve kritik Rakamlar

ABD, küresel sera gazı emisyonlarının yaklaşık yüzde 13–14’ünden sorumlu. Ta­rihsel olarak atmosfere salınmış karbon miktarında ise Çin’den sonra 2’nci sırada. Kişi başına düşen emisyonlar hâlâ dün­ya ortalamasının oldukça üzerinde. Ener­ji üretiminde fosil yakıtların payı yaklaşık yüzde 80 seviyesinde. Yani iklim hedefleri­nin başarısı, bu aktörün sistem içinde kal­masına doğrudan bağlı. Ama bu, aktörün umurunda değil.

Bu tabloya eşlik eden bir başka veri daha var: Küresel emisyonlar düşmüyor. 2024 itibarıyla dünya genelin­de sera gazı emisyonları 53,2 gigaton CO₂ eşdeğerine ulaştı. Bu rakam, 2023’e göre yüzde 1,3’lük bir artış anlamına geliyor. Pa­ris hedefleri yürürlükte, ama atmosferdeki gerçeklik ters yönde ilerliyor. Bu durum is­ter istemez şu soruyu doğuruyor: Sorun he­deflerde mi, yoksa hedeflerin dayandığı kü­resel davranış modelinde mi?

Venezuela, petrol ve demokrasi

Tam bu noktada Venezuela dosyası ye­niden gündeme geliyor. Venezuela, yakla­şık 303 milyar varil ile dünyanın en büyük kanıtlanmış petrol rezervlerine sahip ülke­lerinden biri. Buna rağmen günlük üretim yaklaşık 742 bin varil seviyesinde kaldı; ya­ni potansiyelinin çok altında. Yaptırımlar, altyapı sorunları ve siyasi belirsizlikler bu düşüşün temel nedenleri olarak gösterili­yor. Son dönemde ise Venezuela petrol alt­yapısına yönelik ilginin yeniden arttığı gö­rülüyor. ABD yönetiminin, petrol altyapısı­nın onarımı ve büyük petrol şirketlerinin sürece dahil edilmesi yönünde planlar yap­tığına dair haberler gündemde.

Aynı anda ABD Hazine Bakanlığı, yaptı­rımları delmeye çalışan aktörlere yönelik yeni adımlar atıyor. Bir yandan baskı, diğer yandan enerji erişimi arayışı… Bu ikili yak­laşım, yalnızca Venezuela’yı değil, küresel enerji sisteminin tamamını ilgilendiriyor. Burada dikkat çekici olan, sürdürülebilir kalkınma söylemiyle enerji pratiği arasın­daki mesafe. Birleşmiş Milletler ve ulusla­rarası kurumlar karbon azaltımı çağrısı ya­parken, enerji güvenliği tartışmaları fosil yakıtları yeniden merkeze taşıyor.

Sürdürülebilir kalkınma politik bir sınavdan geçiyor

ABD’nin Paris Anlaşması’ndan çekilmesi ve Venezuela petrolünün yeniden gündeme gelmesi, küresel dengelerin ne kadar kırıl­gan olduğunu açıkça gösteriyor. Bu tabloyu daha da düşündürücü kılan nokta, Venezu­ela örneğinde demokrasinin enerjiyle nasıl yer değiştirebildiği. Enerji erişimi söz ko­nusu olduğunda, bir ülkenin devlet başka­nının fiilen bir pazarlık unsuruna dönüş­tüğü bir düzen, küresel sistem açısından olağan kabul edilebiliyor.

Bu durum, Vene­zuela’ya özgü bir istisna olmaktan çok, daha genel bir eğilimi tasdik ediyor: enerji baskı­sı arttıkça, demokrasi her zaman risk altın­da. Asıl soru, bu eğilimin kalıcı bir rotaya dönüşüp dönüşmeyeceği. Gelişmiş ekono­miler, sürdürülebilir kalkınma hedeflerini gerçekten Paris merkezli bir çerçevede mi tutacak, yoksa enerji baskısı arttıkça Cara­cas ve benzeri adresler giderek daha “ma­kul” seçenekler haline mi gelecek?

Yazara Ait Diğer Yazılar
Piyasa Özeti
Borsa 14.180,48 2,85 %
Dolar 43,6449 0,00 %
Euro 51,9414 0,01 %
Euro/Dolar 1,1870 0,00 %
Altın (GR) 6.902,52 0,05 %
Altın (ONS) 4.920,62 0,09 %
Brent 67,2600 -0,03 %