Petrol, faiz, seçim: Dezenflasyon üç ateş arasında
Dünya ekonomisi 2026’ya faiz indirimleri beklentisiyle girmişti. Eylül sonunda karşılaşılan tablo ise tam tersini gösteriyor. Fed politika faizini 25 baz puan artırarak yüzde 3,75–4,00 aralığına, Avrupa Merkez Bankası mevduat faizini yüzde 2,50’ye çıkardı. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası ise politika faizini yüzde 37’de sabit tuttu. Brent petrolün 107 dolara yaklaşmasıyla birlikte, küresel ekonomi yeniden “yüksek enerji maliyeti–yüksek enflasyon– yüksek faiz” üçgenine girdi.
Bu tablo, enerji ithalatçısı Türkiye açısından sıradan bir küresel dalgalanma değil; dezenflasyon programının varsayımlarını değiştirebilecek yeni bir stres testidir.
Petrol yalnızca akaryakıt fiyatı değildir
Türkiye’de yıllık tüketici enflasyonu ağustosta yüzde 31,51’e geriledi. Ancak enerji fiyatları aynı ayda yüzde 5,46 arttı; hizmet enflasyonu ise yüzde 40 civarında kaldı. TCMB Piyasa Katılımcıları Anketi’nde 2026 yıl sonu enflasyon beklentisi yüzde 29,61’e, 12 ay sonrası beklenti yüzde 23,70’e çıktı. Enflasyon düşüyor; fakat beklentiler aynı hızla iyileşmiyor.
Petrolün 107 dolara yaklaşması yalnızca benzin ve motorin fiyatlarını yükseltmez. Taşımacılıktan tarıma, plastikten kimyaya, elektrikten lojistiğe kadar bütün üretim zincirini etkiler. Firmaların enerji ve nakliye giderleri yükselirken bu maliyet ya fiyatlara yansıtılır ya da şirket kârından karşılanır. İlk seçenek enflasyonu, ikinci seçenek bilanço ve istihdam riskini büyütür. Türkiye’nin 12 aylık cari açığı haziran itibarıyla 38,9 milyar dolar seviyesindeydi. Petrolün uzun süre 100 doların üzerinde kalması, enerji ithalat faturasını artırarak cari açığı ve ülkenin döviz ihtiyacını yeniden yukarı çekebilir. Bu durumda kur istikrarını korumanın maliyeti de yükselir.
Faiz indiriminin alanı daralıyor
TCMB’nin politika faizi yüzde 37 olsa da TL ticari kredi faizleri yüzde 49,3, ihtiyaç kredisi faizleri yüzde 63 düzeyinde. Bu oranlarla işletmelerin stok, alacak ve yatırım finansmanı giderek pahalılaşıyor. Finansmana ulaşabilen şirket bile aldığı kredinin maliyetini taşıyamama riskiyle karşı karşıya kalıyor.
Fed ve ECB’nin faiz artırması Türkiye açısından iki nedenle önemlidir. Birincisi, küresel sermaye daha yüksek getiriyi daha düşük riskli ülkelerde bulabilir. İkincisi, Türkiye faiz indirimine yöneldiğinde TL varlıkların göreli cazibesi azalabilir. Petrol fiyatlarının cari açığı ve enflasyonu artırdığı bir ortamda erken faiz indirimi; kur, beklenti ve fiyatlama davranışı üzerinden dezenflasyonu tersine çevirebilir.
Dolayısıyla TCMB’nin önündeki mesele yalnızca “faiz ne zaman indirilecek?” sorusu değildir. Asıl soru, büyümeyi tamamen durdurmadan fiyat istikrarının nasıl korunacağıdır.
Seçim beklentisi ekonomik denklemi değiştirir mi?
Türkiye’de erken seçim tartışmaları henüz kesinleşmiş resmî bir takvime dönüşmüş değil. Ancak ekonomi açısından bazen seçim kararının alınması değil, seçim ihtimalinin güçlenmesi bile önemlidir.
Bir seçim ekonomisi beklentisi; ücret ve emekli aylığı artışları, vergi indirimleri, genişletilmiş teşvikler, kamu harcamaları ve kredi kampanyaları yönünde baskı oluşturabilir. Bunlar kısa vadede talebi desteklese de enflasyonla mücadeleyi zorlaştırabilir.
Üstelik mali alan sanıldığı kadar geniş değildir. Merkezi yönetim bütçesi ağustosta 12,9 milyar TL fazla vermesine rağmen yılın ilk sekiz ayındaki bütçe açığı 1,31 trilyon TL’ye ulaştı. Aynı dönemde faiz giderleri 1,99 trilyon TL oldu. Merkezi yönetim borç stoku ise 15,9 trilyon TL’ye yükseldi ve bunun 8,15 trilyon TL’si döviz cinsi borçlardan oluştu.
Bu nedenle seçim öncesi genişleyici maliye politikası uygulanması hâlinde, TCMB’nin para politikasıyla soğutmaya çalıştığı talep bütçe kanalıyla yeniden canlanabilir. Para ve maliye politikalarının farklı yönlere gitmesi, dezenflasyon programının güvenilirliğini zedeler.
Siyasi kutuplaşmanın artması, seçim tarihine ilişkin belirsizlik veya ekonomi yönetiminde politika değişikliği beklentisi de risk primini yükseltebilir. Bunun sonucu daha pahalı dış borçlanma, kur üzerinde baskı ve rezerv biriktirmenin zorlaşması olur. Siyasi istikrar tek başına ekonomik başarı sağlamaz; fakat öngörülebilirlik olmadan kalıcı dezenflasyon da sağlanamaz.
Ne yapılmalı?
-Seçim takviminden bağımsız mali disiplin korunmalı; bütçe harcamaları ve teşvikler için şeffaf sınırlar açıklanmalıdır.
-Genel kredi genişlemesi yerine seçici finansman uygulanmalı; ihracat, enerji verimliliği ve yüksek katma değerli üretim desteklenmelidir.
-Enerji riskine karşı uzun vadeli tedarik anlaşmaları, fiyat koruma mekanizmaları ve yenilenebilir enerji yatırımları hızlandırılmalıdır.
-Dar gelirliye destek genel sübvansiyonlarla değil, hedefli ve geçici sosyal yardımlarla verilmelidir.
-Şirketler petrol, kur ve faiz için üçlü senaryo hazırlamalı; stok gününü, tahsilat süresini ve döviz açık pozisyonunu azaltmalıdır.
-Şirketler en az 13 haftalık hareketli nakit akışı hazırlamalı; satış büyüklüğünden çok nakit üretimini, tahsilat kalitesini ve asgari likidite tamponunu izlemelidir.
-Ürün ve müşteri kârlılığı yeniden hesaplanmalı; zararına satış yapılan ürünler ayıklanmalı, fiyat sözleşmelerine kur, enerji ve emtia maliyetlerini yansıtan güncelleme hükümleri eklenmelidir.
TCMB ve ekonomi yönetimi ortak, açık ve öngörülebilir iletişim kurmalı; siyasi takvim para politikasının önüne geçirilmemelidir. Türkiye’nin dezenflasyon programı yıpranmış ve yenilemeye ihtiyaç gösteriyor ancak seçim beklentileri bu yaklaşımı ileri vadeye atacaktır. Ayrıca Petrol 107 dolardayken, dünya yeniden faiz artırırken ve seçim tartışmaları güçlenirken başarı yalnızca politika faizine bağlı değildir.
Türkiye’nin önündeki asıl tercih şudur: Kısa vadeli siyasi rahatlama mı, kalıcı ekonomik istikrar mı? Çünkü seçim kazanmak için ertelenen her ekonomik maliyet, seçimden sonra vatandaşa daha yüksek enflasyon, şirkete daha pahalı kredi ve ülkeye daha ağır bir fatura olarak geri dönecektir.
Son sözler: ”Sürü, yanlış olmanı affeder, ama farklı olmanı affetmez” Nietzsche
“Şunu bil ki, gerçeği duymayı sevmeyen biri, onu söylemeyi de sevmez” La Edri