Petrol zenginliği kalkınma değildir
Petrolün tuhaf bir çekim gücü var. Haritaya bakınca yerin altında milyarlarca dolarlık rezerv görünüyor; yeryüzüne çıkınca ise bir türlü “normal”leşmeyen bir ülke manzarası.
Bitmeyen bir kalkınma vaadi, sürekli ertelenen bir dönüşüm. Ardından tanıdık cümle geliyor: “Kaynaklar zengin ama yönetilemiyor.” Sanki doğru yönetilince her şey yoluna girecekmiş gibi. Oysa petrol, doğru yönetilse bile, kalkınmanın mantığını bozuyor.
Kalkınma zahmetli bir süreç. Eğitim, insan sermayesi, üretkenlik, kurumlar, rekabet, vergi disiplini, hukuk güvenliği… Bunlar zaman alıyor, emek istiyor, sabır gerektiriyor. En önemlisi de toplumla devlet arasında sürekli bir pazarlık yaratıyor. Devlet vergi topluyor, vatandaş hesap soruyor; siyaset bu gerilimde şekilleniyor. Petrol bu gerilimi ortadan kaldırıyor. Devletin vatandaşa ihtiyacı azalıyor. İhtiyaç azalınca ikna da azalıyor, şeffaflık da, denetim de.
Ekonomi tek bir kasın üstüne biniyor
Petrol “kolay para” sağlıyor. “Daha iyisini nasıl üretirim?” sorusu sorulmadığında ekonomi büyümüyor; şişiyor. Petrol ekonomisi çoğu zaman şişkin bir ekonomi haline geliyor: gelir var, değer zinciri yok. Katma değer topraktan çıkmıyor; laboratuvardan, atölyeden, yazılım ekranından, nitelikli emekten çıkıyor. Bu yüzden petrol ülkelerinde çeşitlenme sürekli konuşuluyor ama bir türlü gerçekleşmiyor. Planlar yazılıyor, hedefler konuyor, sonra petrol fiyatı yükseliyor ve her şey askıya alınıyor.
Petrol diğer sektörleri sessizce bastırıyor. Yerel para değerleniyor, ithalat ucuzluyor, içeride üretmek zorlaşıyor. Sanayi pahalı bir uğraşa dönüşüyor. Tarım geri plana itiliyor. Ekonomi tek bir kasın üstüne biniyor: petrol fiyatı. Fiyat düşünce sistem kilitleniyor. Siyasetin dili de değişiyor. Vergiyle dönen ülkelerde siyaset hesap verme üzerine kuruluyor; çünkü bütçe vatandaşın cebinden çıkıyor. Petrol gelirine dayalı düzende bütçe yerin altından geliyor. Vatandaş ortak olmaktan izleyici olmaya kayıyor. Devlet toplumdan gelen eleştiriye daha az duyarlı hale geliyor. Hukuk, bağımsız kurumlar, denge ve denetleme mekanizmaları “ayrıntı” muamelesi görüyor.
Gelir adaletsizliği derinleşiyor
Petrol parası gelir adaletsizliğini de derinleştiriyor. Bu gelir emeğe yayılmıyor; dar bir alanda yoğunlaşıyor. En hızlı zenginleşme yolu üretmek olmuyor, doğru yere yakın durmak oluyor. Zenginlik geniş tabana yayılmadığında toplum ikiye ayrılıyor: pay alanlar ve payı izleyenler. Bu bölünme ekonomik olmaktan çıkıp ahlaki bir meseleye dönüşüyor: “Çalışarak yükselme” inancı zedeleniyor.
İnovasyon kıtlıkla akraba. Mecburiyet icat doğuruyor. Petrol ekonomisinde mecburiyet sürekli erteleniyor. Bu erteleme yıllar sürüyor. Sonra petrol gelirleri düşüyor, yaptırımlar devreye giriyor, enerji dönüşümü hızlanıyor. Bir anda herkes aynı soruyu soruyor: “Neden çeşitlenemedik?” Bu soru genellikle geç geliyor. Çünkü ekonomik kaslar yıllarca çalıştırılmıyor. Kas çalışmayınca refleks de zayıflıyor.
21’inci yüzyılın ekonomik yükü petrol
Artık oyunun iklim boyutu da devrede. Petrol, 20. yüzyılın güç kaynağı olarak öne çıkıyor; 21. yüzyılda ise giderek bir yük haline geliyor. Karbon maliyetleri artıyor, finansman koşulları sertleşiyor, yatırımcı beklentileri değişiyor, ihracat sınırda yeni düzenlemelerle karşılaşıyor. Bugün avantaj gibi görünen rezerv yarın ülkeyi küresel değer zincirlerinin dışına iten bir etikete dönüşüyor.
Karbon yoğunluk sadece çevre meselesi olmuyor; rekabet meselesi haline geliyor. Ve en kritik nokta burada duruyor: Petrol yenilenmiyor. Bu yüzden petrol zenginliği kalkınma sayılmıyor. En fazla kalkınma ihtimalini satın alabilecek bir fırsat sunuyor. Ama fırsat kendiliğinden sonuç üretmiyor. Petrol para üretiyor; kalkınma ise insanı, kurumu ve aklı öne çıkarıyor. Aradaki fark bir tercih meselesi değil, bir kader çizgisi olarak ortaya çıkıyor.