Politik kapitalizmin yükselişi
Rekabet Hukuku Danışmanı RECEP GÜNDÜZ
“Küçük devlet” anlayışı —özelleştir, kuralları gevşet, gerisini piyasa halleder mantığı terk ediliyor. Yerini alan şeye “girişimci devlet” diyen de var “güvenlik uzlaşısı” diyen de. İsimlendirme ne olursa olsun hakikat şu: Artık devletin, stratejik teknolojilerde yalnızca kural koyucu değil, yatırımcı ve sigortacı olarak da sahneye döndüğü bir düzen var.
Geçtiğimiz günlerde teknoloji dünyasından sıra dışı bir haber geldi: Yapay zekânın en değerli şirketlerinden OpenAI, ABD hükümetine şirketin yaklaşık yüzde 5’ini —bugünkü değerlemeyle 42 milyar doları aşan bir payı— devretmeyi önerdi. Dahası, diğer büyük yapay zekâ laboratuvarlarının da benzer payları, Alaska’nın petrol gelirlerini yurttaşlarına dağıtan meşhur fonunu örnek alan kamusal bir havuza koyması fikri masaya sürüldü. Öneri henüz bir niyetten ibaret; hayata geçmesi Kongre onayına bağlı. Ama asıl dikkat çekici olan teklifin kendisi değil, kimden geldiği: Rekor bir değerlemeyle halka açılmaya hazırlanan bir şirket, devleti kapıdan kovmak yerine “gel, ortak ol” diye içeri çağırıyor.
Bu tekil bir örnek olsa belki geçiştirebilirdik. Ama değil. ABD hükümeti 2025’ten bu yana doğrudan hisse topluyor: Çip devi Intel’de yaklaşık yüzde 10, nadir toprak elementleri üreticisi MP Materials’ta yüzde 15, lityum ve bakır madenciliğinde birer pay, çelik üreticisi US Steel’de ise şirketin kritik kararlarını veto etme hakkı veren bir “altın hisse”. Şimdi sıranın kuantum bilişim şirketlerine geldiği konuşuluyor. Yani serbest piyasanın beşiği, tarihinde belki de ilk kez, stratejik gördüğü sektörlerde bizzat sermayedar oluyor; devlet, yönetim kurullarında koltuk kovalıyor.
Küçük devletin sonu
Bu tarih sahnesindeki önemli bir gelişme. Kırk yıllık bir iktisadi mutabakatın sonuna işaret ediyor. Thatcher ve Reagan’la kurumsallaşan “küçük devlet” anlayışı —özelleştir, kuralları gevşet, gerisini piyasa halleder mantığı— 1990’larda “Washington Uzlaşısı” adıyla neredeyse evrensel bir reçeteye dönüşmüştü. 1990’lar ve 2000’lerin başına kadar IMF programlarının vazgeçilmez reçetesinin doğduğu ülke, onu terk ediyor. Yerini alan şeye “girişimci devlet” diyen de var “güvenlik uzlaşısı” diyen de. İsimlendirme ne olursa olsun hakikat şu: Artık devletin, stratejik teknolojilerde yalnızca kural koyucu değil, yatırımcı ve sigortacı olarak da sahneye döndüğü bir düzen var.
Bunu “Batı’nın Çinlileşmesi” diye etiketlemek kolay olur. Ama etiket biraz yanıltıcı. Söz konusu olan Çin’in parti-devlet kontrolünü taklit etmek değil; soğuk savaş sonrası dünyayı tanımlayan asimetrinin —bir yanda serbest piyasacı Batı, öbür yanda devlet kapitalisti Doğu— çözülmesi. İktisatçı Branko Milanović bunu “politik kapitalizm”in yükselişi olarak tarif ediyor; Mariana Mazzucato ise inovasyonun arkasındaki asıl riski çoğu zaman devletin üstlendiğini savunanlardan. İki uç da ortada bir yerde buluşuyor. Batı Çin’e benzemiyor; ikisi birbirine yaklaşıyor.
Neden şimdi?
Peki devletleri ve şimdi şirketleri bu noktaya iten ne? Görünüşe göre üç neden öne çıkıyor. Birincisi ölçek: Yapay zekânın gerektirdiği işlem gücü, veri merkezi ve enerji yatırımları, özel sermayenin tek başına göğüsleyebileceği risk iştahını aşıyor; devlet son kertede finansör olunca üstlendiği riskin karşılığında özkaynak talep ediyor. İkincisi egemenlik: Yapay zekâ artık elektrik ya da internet gibi zorunlu bir altyapıysa, hiçbir devlet onu tümüyle özel ya da yabancı denetimine bırakmak istemiyor. Üçüncüsü, 2008’in dersinin tersine çevrilmesi: “Kârı özelleştir, zararı kamulaştır” düzenine karşı devlet, riski absorbe ederken kazancın da payını almak istiyor. Şirket tarafında ise hesap daha çıplak: Devlete verilen bir hisse; kamu ihaleleri ve olası soruşturmalara karşı bir tür siyasi sigorta anlamına geliyor.
Bazı rakamlara daha yakından baktığımızda aslında daha düşündürücü bir tablo çıkıyor karşımıza. 2026’nın ilk yarısında küresel risk sermayesi 510 milyar dolarla rekor kırdı; bu paranın yüzde 40’ını aşan kısmını yalnızca iki şirket, OpenAI ve Anthropic topladı. “Muhteşem Yedili” denen teknoloji devleri ise bugün S&P 500 endeksinin üçte birinden fazlasını oluşturuyor. Kısacası devlet, zaten tarihin en yoğunlaşmış sermaye alanlarından birine ortak olarak giriyor. Ve tam burada iktisadın asıl sorusu doğuyor.
Düzenleyici otoriteler, devletin ortağı olduğu bir şirkete karşı hâlâ tarafsız davranabilir mi? Sorun yalnızca ahlaki değil, yapısal. Bir kurumun hem hakem hem hissedar olması, ortağı olduğu şirkete karşı kuralı inandırıcı biçimde uygulamasını güçleştirir. Üstelik hukukun bu tür durumlara açtığı kaçış rampaları da var: ABD’deki “devlet eylemi” muafiyeti, rekabet rejimlerinin devlet ortaklı yapılara tanıdığı esneklikler, “rekabetçi tarafsızlık” ilkesinin çoğu zaman bağlayıcı bir kural değil bir temenni olarak kalması. Buna bir de ulusal şampiyona karşı işlem açmanın siyasi maliyeti eklenince, stratejik sektörlerin rekabet politikasının kör noktasına dönüşme riski beliriyor.
Bazıları Intel örneği üzerinden bu işte abartılacak bir yan olmadığı görüşünü dile getiriyor. ABD, Intel’deki payını bilerek oy hakkı olmayan, yönetime karışmayan pasif bir yatırım olarak tasarladı; yani çıkar çatışmasını sınırlamak için bir mimari tercihte bulunuldu. Fakat asıl mesele bu güvencelerin, iş “egemenlik” ve “milli güvenlik” diline büründüğünde ayakta kalıp kalamayacağı.
Peki ya Türkiye?
Bu tartışma bize hiç de uzak değil. Türkiye Varlık Fonu çoktan ekonominin en büyük ortaklarından biri —ama farklı bir kompozisyonla: kamu bankaları, telekomünikasyon, havayolu, enerji gibi olgun ve zaten düzenlenmiş sektörlerde.
Bu kompozisyon iki açıdan önemli. Birincisi, bu olgun ve düzenlenmiş sektörlerde devlete müdahalenin kuralları görece yerleşik: Örneğin Rekabet Kurumu kamu teşebbüslerine karşı işlem yapmaktan geçmişte çekinmedi, bugün de çekinmiyor; kanun ilke olarak onları da kapsıyor. Varlık Fonu’nun kendi kanunundan kaynaklanan şirket devralmalarına tanınan bazı kolaylıklar var ama rekabet kurallarının uygulanmasından muaf değiller.
Fakat asıl sorular şunlar: Türkiye, geleneksel pazarların ötesinde, tıpkı ABD gibi, geleceği şekillendirecek alanlarda riski üstlenen stratejik devlet yatırımlarına ya da ortaklıklarına yönelecek mi? Savunma sanayinde kamu şirketlerinin bugün verdiği stratejik katkı ortadayken, benzer bir hamlenin yapay zekâ, veri merkezleri, nadir toprak elementleri veya çip alanlarında yapılması mümkün mü? Ekonomik egemenliğin yeniden tanımlandığı bir dünyada, geleceği şekillendirecek teknoloji pazarlarında ulusal güvenlik ve strateji söylemiyle çerçevelenen bir devlet şampiyonu ortaya çıktığında, düzenlemede tarafsız bir devletten söz edebilecek miyiz? Daha da önemlisi: Söz etmeli miyiz?
Kırk yıl boyunca iktisadın örtük varsayımı, devletin kenarda durduğunda en iyi işlediğiydi. O varsayım bugün aşınıyor; devlet, riskin ve stratejik teknolojinin ağırlaştığı her yerde masaya yeniden oturuyor. Bunun geçici bir sapma mı yoksa yeni bir normun başlangıcı mı olduğunu zaman gösterecek. Ama kesin olan bir şey var: Artık soru “devlet mi, piyasa mı” değil. Devletin aynı anda hem hakem hem oyuncu olduğu bir sahada düzenlemelerin nasıl olacağı. Yanıtı, tıpkı teknolojinin kendisi gibi, önümüzdeki birkaç yıl yazacak.