Politika faizi az düşünce, faizler çok düştü
Faizleri makro gerçeklikten kopuk bir şekilde düşürmenin ne tür olumsuz etkiler yarattığını önceki yıllarda yaşayarak öğrendik. Geçen hafta TCMB’nin politika faizi kararı ise, doğru adımlar atıldığında istenen sonuçlara nasıl ilerlenebileceğine dair iyi bir örnek oldu.
Faizler nasıl oluşur?
Kredi ve tahvil faizleri gibi hayatımızı doğrudan etkileyen faiz oranları çoğu zaman tek bir gösterge gibi algılansa da, gerçekte birçok alt bileşenden oluşur. Bu bileşenler; risksiz faiz oranı, enflasyon farkı ve risk primi olarak sıralanabilir.
Risksiz faiz oranı, yatırımcının temerrüt riski olmadan elde edebileceği getiri olarak tanımlanır. Uygulamada küresel ölçekte referans olarak ABD Hazine tahvilleri kullanılır. Bunun temel nedeni, ABD’nin borçlarını ödeme kapasitesinin çok yüksek kabul edilmesi ve bu menkul kıymetlerin yüksek likiditeye sahip olmasıdır.
Bunun üzerine, devlet tahvilleri için ülke risk primi, krediler için ise kredi kullanana özgü bir risk primi eklenir. Finansal piyasalarda bu bileşen CDS (Credit Default Swap) spread’leri gibi göstergelerle ölçülmeye çalışılır. Bu iki bileşenin toplamı, dolar cinsinden borçlanma faizini verir.
TL cinsinden borçlanma faizini hesaplamak için ise bunların üzerine enflasyon farkının eklenmesi gerekir. Bir ülkenin enflasyon beklentisi ABD enflasyonundan yüksekse, yatırımcılar satın alma gücündeki kaybı telafi etmek için ek getiri talep eder. Bu ilişki, Fisher denklemi olarak da bilinir.
Global faktörler önemli
Risksiz faiz oranının bizim kontrolümüzde olmadığı açıktır ve küresel gelişmelere bağlı olarak değişir. Örneğin 5 yıl vadede ABD’de reel faiz oranı, 2020 yılındaki pandemi döneminde %1’in altına indikten sonra 2023’te %5’e kadar yükselmiş, son dönemde ise %4,2 seviyesinde seyretmektedir. Burada reel faizlerin yanında, ABD enflasyonundaki dalgalanma da etkili olmuştur.
Ülke risk primi ise hem küresel gelişmelere hem de kendi makro dengelerimize bağlıdır. Küresel tarafta son dönemde risk primlerinde gözlenen belirgin daralma, bizi de olumlu etkiledi.
ABD Başkanı Trump’ın gümrük vergilerini açıklamasının ardından gelişmekte olan ülkelerin CDS ortalamasını yansıtan Markit CDX, Nisan ayında 230 baz puana yükselmişken, son dönemde yaklaşık 125 baz puan seviyesinde seyretmektedir. Buna ek olarak, son yıllarda makro dengelerin düzelmesi ile kredi notumuzda gerçekleşen 2 kademelik artış da risk primimizin gerilemesine olumlu katkı sağlamıştır.
Faizi az indirince enflasyon beklentileri iyileşti
Enflasyonun hâlen yüksek seviyede olması nedeniyle, faiz üzerindeki en belirleyici faktör enflasyon beklentileri olmaktadır. Bu da başta ekonomi politikalarının ne ölçüde güven verdiğiyle doğrudan ilişkilidir. Geçen hafta TCMB Para Politikası Kurulu toplantısında faizin 100 baz puan ile hem benim hem de piyasanın beklentisinin altında indirilmesi, enflasyon konusunda daha temkinli bir duruş sergilendiğini göstermiş ve bunun etkisi faizlere net biçimde yansımıştır.
Bankaların kredi fiyatlamalarında faiz riskini yönetmek için sıkça kullandıkları OIS swap piyasasında, PPK sonrası yaşanan gelişmeler bu duruma iyi bir örnektir. Karar öncesinde getiri eğrisi, kısa vadede 150 baz puanlık indirimlerin devam edeceğini fiyatlıyordu. Faiz indiriminin 100 baz puan ile beklentilerin altında kalması ve enflasyona yönelik daha temkinli ifadelerin faiz indirimlerinde yavaş ilerleneceği mesajı vermesi ile 9 aya kadar vadelerde faizler yükselmiştir.
Ancak bu yaklaşım, orta-uzun vadede enflasyona olumlu yansıyacağı yönünde beklenti oluşturmuştur. Bu doğrultuda, ekonomi açısından daha kritik olan 1 yıl ve üzeri vadelerdeki faizlerin 20 baz puan ile 60 baz puan arasında gerilediği ve düşüşün uzun vadelerde daha belirgin olduğu gözlenmiştir. (Grafik)

Bu düşüşün kaynağının enflasyon beklentilerindeki iyileşme olduğunu görmek için enflasyona endeksli tahvil fiyatlamalarına bakmak yeterlidir. Buna göre fiyatlanan 2 yıllık ortalama enflasyon telafisi, PPK öncesine kıyasla yaklaşık 70 baz puan düşüşle %27,7’ye, 5 yıl vadede ise 80 baz puanlık düşüşle %25,1’e gerilemiştir.
Sonuç olarak, faizleri kalıcı biçimde düşürmenin yolunun doğru makro politikalarla ülke risk primini ve enflasyonu aşağı çekmekten geçtiği bilinmektedir. Ancak bu yönde atılması gereken adımlar, bunun kısa vadeli ekonomik maliyetleri hatırlanarak, zaman zaman gecikebilmektedir. Doğru yönde atılan adımların istenen etkileri yarattığının görülmesi, önümüzdeki dönemde de aynı politika çizgisinde devam edilmesini güvence altına alacağını umuyorum.