Rahatsız eden rahatlık…
Bir ekonominin nabzını tutmaya çalıştığınızı düşünün. Elinizde onlarca, yüzlerce veri var. Faizler, enflasyon, üretim, işsizlik, büyüme, cari açık, kredi büyüklükleri...Ekonomi dediğimiz şey aslında son derece karmaşık ve çelişkilerle dolu verilerden oluşuyor. Bunu size yol gösterecek bir fener gibi düşünebilirsiniz. Tabi bu feneri nasıl kullandığınız, nereye bakmak istediğiniz de tamamen size kalmış.
2026 yılına girerken piyasaların odaklandığı ve baktığı yegâne gösterge; Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası rezerv gelişimi ve faiz oranlarının ne olduğu. Aslında piyasa oyuncuları açısından, özellikle de yabancılar için, bu pek de haksız bir bakış açısı sayılmaz. Tabi bunun yanında asıl “carry trade” yapan büyük yerli oyuncuları da dışlamamak gerekir. Herkesin tek odaklandığı şey hala “Faiz ne olur, kur ne olur, ben buradan ne kadar carry trade yazarım?”
Eğer varlığınıza dolar cinsinden bakıyor veya bir fon yöneticisi olarak yatırımcınıza dolar cinsinden bir getiri hesabı veriyorsanız, bu sığ bakış açısı anlaşılabilir. Ancak masadaki matematik değişiyor.
TLREF faizinin Dolar, Euro ve Sepet bazındaki reel getirileri 2025 yılında 2024 yılı ile karşılaştırıldığında düşüş eğiliminde. TCMB, 2026 yılına dair para politikası metninde 2025 yılı kur rejimini koruyacağını belirtiyor. Peki risk primi ne kadar olacak? Enflasyondaki oynaklık düştü bir miktar ama finansal istikrar için elde TL tutmanın bedeli yine yüksek kalırsa büyük bir servet transferinin beşinci yılına girmiş olacağız. Herkesin tek odaklandığı şey hala “Faiz ne olur, kur ne olur, ben buradan ne kadar carry trade yazarım?”
Fakat...
Finansal piyasaların bu “kur-faiz” kıskacındaki konforlu (ya da uyuşmuş) hali ile gerçek dünyanın ve yaklaşan risklerin büyüklüğü arasında devasa bir uçurum var. Bu rahatlık, aşağıdaki gerçekleri halının altına süpürmeye yetecek mi?
Beklentilerdeki büyük kopuş ve sokağın gerçeği
TCMB, %16 gibi iddialı bir enflasyon hedefi koyarken, sokaktaki gerçeklik bambaşka bir telden çalıyor. Hane halkının enflasyon beklentisi %50,9, reel sektörün %35. Hatta “rasyonel” olduğu varsayılan piyasa katılımcıları bile %23 civarında bir enflasyon bekliyor. Bu beklenti bozukluğu, fiyatlama davranışlarının henüz kırılmadığının en net kanıtı. Üstelik TCMB her raporunda toz pembe bir tablo ile iyimserliğin ötesinde konuşuyor. Merkez Bankalarından hiç alışmadığımız bir iletişim.
İşgücü piyasasında da benzer bir illüzyon var. Manşet işsizlik %8,6 ile kağıt üzerinde «idare eder» görünse de, atıl işsizliğin (geniş tanımlı işsizlik) %29’lar seviyesinde olması, işgücü piyasasının kanadığını gösteriyor. TUİK anketlerinde sorulan sorular yanlış, işsiz olarak beklenen süre sonrasında iş aramaktan vazgeçenleri işsiz saymamak büyük hata. Sonuç ise işsiz gibi görünen küçük bir kalabalığa rağmen işsizliği bariz olan kitlelerin bir depoda görünmez olması.
Daha da acısı; dört kişilik bir ailenin sadece karnını doyurabilmesi için gereken asgari tutar, yani açlık sınırı 30.175 TL iken, asgari ücretin 28.075 TL olarak belirlenmesi... Milyonlarca insanın matematiksel olarak “açlık” sınırının altında yaşamaya mahkûm edildiği bir denklemde, hangi makro dengeden bahsedebiliriz? Gelir dağılımındaki uçurum, sosyal transferler hariç tutulduğunda daha da derinleşiyor; milli gelirin yarısını en tepedeki %20’lik kesim alırken, toplumsal barışın pamuk ipliğine bağlı olduğu gerçeği göz ardı ediliyor.
Finansal kırılganlıklar ve “sıcak para” riski
Yabancı yatırımcı swap kanalıyla 50 milyar dolar, tahvil tarafında ise 17,3 milyar dolarlık bir pozisyon taşıyor. “Türkiye’ye güven” manşetleri atılsa da, yerli yatırımcı aynı fikirde değil. Yerleşiklerin döviz mevduatları (DTH), reel faize rağmen 249 milyar dolar seviyesine ulaşmış durumda. Altın ve parite etkisinden arındırsak bile sene başından beri 21,4 milyar dolarlık bir artış var. KKM bitse de dövizden kaçış yok.
Para piyasası fonlarında bekleyen 34 milyar dolarlık devasa bir likidite var ve bunun önemli bir kısmı “anında” kaçmaya hazır yabancı hedge fonlara ait olabilir. Hafızalarımızı tazeleyelim: 19 Mart’ta yaşanan o “İmamoğlu şoku” benzeri bir siyasi krizde veya güven kaybında, sadece bir ayda piyasadan 20 milyar dolar çıkmış, TCMB kuru tutmak için 60 milyar dolar rezerv yakmak zorunda kalmıştı. Bugün benzer bir senaryoda, bu “carry trade” coşkusunun nasıl bir paniğe dönüşebileceğini hesaba katıyor muyuz?
Kredi balonu ve bütçe çıkmazı
Faizler bu kadar yüksekken tüketici kredilerinin yıllık %44 artması, ekonominin soğumadığını değil, insanların hayatta kalmak için borçlandığını gösteriyor. Ancak deniz bitiyor; tüketici kredilerinde takipteki alacak oranı %4’e, kredi kartlarında %4,5’e ulaşarak son 3 yılın zirvesini gördü.
Diğer yanda ise devasa bir bütçe sorunu duruyor. 2026’da faiz dışı denge bıçak sırtı bir seyir izleyecek olsa da, 2,7 Trilyon TL olarak bütçelenen (ve muhtemelen artacak olan) faiz giderleri, bütçede devasa bir delik açmaya devam edecek. Hazine’nin sadece 2026 Ocak-Şubat aylarında 1,2 Trilyon TL, yıl genelinde ise 4,5 Trilyon TL iç borç ve 20 milyar dolar dış borç çevirmesi gerekiyor. Hangi faizle? Hangi vadede
Belirsizlikler çağı ve varoluşsal kaygılar
Tüm bu ekonomik tablo, siyasetin sürekli gerginliği tırmandırdığı, kutuplaşmanın arttığı ve hukuksuzluk algısının derinleştiği bir atmosferde yaşanıyor. Dışarıda ise işler daha parlak değil; ABD’nin Venezuela hamlesi daha senenin başında önemli bir sinyal vermişken, Çin-Tayvan gerginliğini sorgulayan yok gibi. Bu gelişmelerin tedarik zincirilerinde nasıl bir etki yapacağına, navlun ve sigorta masraflarını nasıl artırabileceğine, global enflasyona ne kadar bir etkide bulunabileceğine dair kafa yoran kişi sayısı herhalde çok azdır...Jeopolitik risklerin her an masayı devirebileceği bir “Radical Uncertainty” (Radikal Belirsizlik) çağındayız.
Ve en önemlisi, gençler... Geleceğe dair hayal kuramayan, yaşama anlam katmakta zorlanan bir nesil var. Yapay zekanın (AI) getirdiği fırsatlara rağmen, insanlık için yarattığı tehditler ve belirsizlikler de cabası.
Neye güveniyoruz?
Son üç yıldır enflasyonu düşürmede geciken ekonomi yönetimi, TCMB’nin son iki yıldır uyguladığı, başkan yardımcılarının bile sıkı olup olmadığı konusunda emin olamadığı para politikasına rağmen arka planda sistemi sağlam bir şekilde işletebilecek yapısal önlemlerin alınması gerçekleşemedi. Düşmemek için sürekli pedal çevirmek zorunda olan bir bisikletçi gibiyiz; ama bisikletin her yerinden gıcırtı sesleri geliyor. Aşınmayı azaltmak için de kopmak üzere olan zincire sürekli yağ döküyoruz. Sürdürülebilir olmadığının aslında hepimiz farkındayız.
Tüketici güven endeksi Mart 2025’ten beri aralıksız düşüyor. Dış ticaret açığı Ekim 2024’ten beri artıyor ama bu artış sanayi üretiminin artışı için gerekli hammadde ve yarı mamul ithalatından değil. Risk/Getiri dengesi aleyhimize bozulurken, reel getiriler düşerken, sosyal ve siyasal riskler bu denli yüksekken piyasalardaki bu “carry trade sarhoşluğu” ve rahatlık beni gerçekten korkutuyor.
Sonra düşünüyorum. Bu fırtına öncesi sessizlik mi, yoksa yaklaşan büyük dalgayı şimdilik görmezden gelmeyi seçen kolektif bir körlük mü?
Yaşayıp göreceğiz.. Ama 2026 sert geçecek.. En azından ben öyle hissediyorum..