12 °C
Osman Ata ATAÇ
Osman Ata ATAÇ İŞLETMECİLİK SOHBETLERİ oaatac@gmail.com

Şakanadak!

Laf nereden geliyor bilmiyorum ama eskiden anneannem bana kızınca şakanadak bayılacağım derdi. Kelime herhalde yere şak diye düşmekten türetilmiş. Anneannemin şakanadak bayılmasının olası sonuçlarını ciddiye aldığım için konu her ne idiyse o konudaki tutum ve davranışlarımı değiştirirdim. Geçen gün TV seyrederken hanıma artık şakanadak bayılacağım dedim. Neden öyle dediğimi anlatacağım.

Geçtiğimiz hafta önümüzdeki on-yıl içinde şirketlerin optimal büyüklükte pazarlar aramaları gerektiğini söylemiş ve “Bu pazarlar aynı zamanda sermaye / emek oranlarının düşük olduğu pazarlarda olurlarsa bakarsınız Türkiye’den de bir gün Luxottica, Menu Foods, Monsanto, Quanta, Max Martin, InBev, WD-40, Lululemon, Sirius, Fair Isaac, Molycorp gibi şirketler çıkar. Zaten çıkmazsa işimiz zor. Bu şirketleri tanımıyorsanız aldırmayın. Çok az kişi tanır. Devam edeceğiz” demiştim. Devam ediyorum. Bu saydığım şirketler kendi pazarlarında hemen hemen tekel durumundadırlar. Pazarları optimaldir.

Optimal pazar ille de küçük pazar demek değildir. Söz gelimi artık Türkiye dahil bir çok ülkede temsilcilikleri bulunan Bill Fair ve Earl Isaac tarafından 1956 yılında kurulan Fair Isaac (2008 yılında adını Fair Isaac Corporation – FICO olarak değiştirdi) tüketici riskinin ölçülmesi konusunda kredi kuruluşlarının değişmezidir. Pazar optimal ama küçük değil. Sadece ABD’de kredi kuruluşları yılda 10 milyar kadar, 30-35 milyon tüketici de kendi FICO skorlarını satın alırlar. 

Tekel oldun diye kavga dövüş bitecek; her şey güllük gülistanlık olacak da değildir. Tekelleşme ne ürün bazında, ne ilişkiler bazında ne de pazar bazında bir garanti getirmez. Sözgelimi yoga kıyafetleri konusunda hemen hemen tekel olan Lululemon şirketi de ürün kalitesi, yanıltıcı reklam, patent kavgaları içinde yuvarlanıp gitmektedir. 
Bazı pazarlar optimaldir ama sahiden de küçüktür. Sözgelimi çoğu müzikseverin ‘ucuz’ bulduğu ve bu nedenle tabiri amiyane ile gıcık olduğu 1971 doğumlu İsveçli Max Martin (Sandberg) ilk ona giren 54 bestesi ile daha bu yaşta Madonna’nın 38, Elvis Presley'in 36 ve Beatles'ın 34 önüne geçip bu pazarda bir nevi tekel statüsüne kavuşmuştur. Ancak pazar büyüklüğü bir avuç sanatçıyla kısıtlıdır.

Her tekel marka değildir. Bazısı kendi adlarıyla satış yapmazken bazıları marka olmuşlardır. Söz gelimi WD-40 böyle bir firmadır. WD-40 1953 yılında Rocket Chemical Company’nin kurucusu Norm Larsen tarafından bulunmuştur. Ürünün adını kırkıncı formül deneyiminden sonra bulduğu için WD-40 (Water Displacement, 40th formula) koyduğu bir ürünle hemen hemen tekel oldu. Yüz altmış ülkede satılan bu ürün sizin evinizde de vardır. Şirket başka markaların pazarlanmasına da girişti ama hâlâ çok amaçlı pas sökücü WD-40 şirketi. 

Kimi mucit şirkettir kimi değil. Mucit olmayanlar genellikle satın alma yoluyla tekelleşirler. Söz gelimi son zamanlarda Ray-Ban, Persol, Oakley Chanel, Prada, Giorgio Armani, Burberry, Versace, Dolce and Gabbana, Miu Miu, Donna Karan, Stella McCartney, and Tory Burch marka bir gözlük satın aldınızsa onu Luxottica şirketinden aldınız. Çünkü hepsini o şirket yapıyor. Mucit şirket değil ama eğer üç gram plastiğe dünyanın parasını ödediyseniz bunu bu tekelin temelini 1961 yılında atan metal işleme kalfası Leonardo Del Vecchio’ya borçlusunuz. Bu şirketlerin hepsi yakın zamana kadar KOBİ idiler. 

Şimdi gelelim neden şakanadak bayılacağım dediğime. Aşağı yukarı 1989 yılından bu yana ihracatla kalkınma denilen modelin kenarından köşesinden tutuyorum. Bu modelin yadsınmaz üstünlüğüne inancımdan değil. Aslına bakarsanız uygulanılan haliyle modele ciddi itirazlarım da var. Model içinde küçük orta boy işletmeler önemli yer tutuyorlar. Daha önceki yazılarımda da defalarca değindim. KOBİ’lere ilgim küçüklere sevgimden değil. Bir toplumda servet dağılımını en adil ve etkin yapabilecek tek kurum KOBİ ağlarıdır. Toplumun en küçük kesimlerine, coğrafyanın en uzak köşelerine servet dağılımının etkin ve etkili yapılması ancak sağlıklı ve güçlü bir KOBİ düzeniyle mümkündür. Dengeli servet dağılımının sağlanması için düzenlenecek devlet politikaları, bakanlıklar ve kurumlar bir yere kadar çalışır. KOBİ’leri güçsüz toplumlar servet yaratabilirler ama adilane dağıtamazlar. Unutulmamalıdır ki rekabetçi liberal düzen gerekli önlemler alınır KOBİ’ler güçlendirilmezse, son günlerin popüler deyimiyle, fıtratı gereği rekabeti ortadan kaldırmaya, büyük şirket yoğunlaşmasına yol açar. 

Geçen gün kendi halimde, TV seyrediyorum. ABD’den yeni geldim. Orada bizdeki gibi her gün, her saat, dakikalarca, saatlerce ahkam kesen, kelamda uzun, fikirde kısa, aşikarı ifşa eden, etliye dokunmadan sütlüyü ellemeden konuşan uzmanlar! pek yok. Bir konuşmacı çıktı ekonomimizin sıkıntıda olduğuna değinerek “Katma değeri fazla ürün ihracatı yapmamız lazım. Yoksa..” diyerek KOBİ’lerin inovasyon yaparak katma değeri fazla ürünler üretip ihraç etmeleri gerekiyor dedi. Aynı lafı evire çevire yirmi dakika tekrarladı. Hanıma dedim ki “Biri daha ortaya atılıp ‘KOBİ’ler inovasyon yapsın. Katma değeri yüksek ürün satsın’ der ve durursa şakanadak bayılacağım”. Bunun ekonomimizi kurtarması için kaç KOBİ yapmalı? Bu kadar KOBİ’yi harekete geçirmek ne kadar süre alır? Bu iş nasıl yapılacak? Neden yapılacak? anlatsanıza! Neyse benim şakanadak bayılmamı kimse umursamadığı için korkarım bu tür konuşmaları daha çok dinleyeceğim.

Sağlıcakla kalın.
 

Dunya.com

Güncel gelişmelerden anında haberdar olun!
dunya.com'a girmeden de haberleri takip edebilirsiniz.