Salgın sonrası Türkiye’sini bekleyenler

A. Levent ALKAN
A. Levent ALKAN aleventalkan@gmail.com

“Boş çuval dik durmaz”. Bu basit, sade ve anlaşılır ifade, B. Fanklin’e aittir. Türkiye’nin geleceği ise, işte bu çuvalın içini doldurmaktan geçiyor. Ülkeler arası yarış çok kulvarlıdır. Herkes tarafından iyi bilinen bu kulvarlar; liyakat (işi ehline teslim etmek), gelir dağılımı, hukuk sistemi, ekonomik yeterlilik, şeffaflık, yumuşak (soft power) ya da sert güçtür (hard power). Son günlerde Çin ve ABD, her ikisi birden, yumuşak güçlerini kaybedip, Almanya kazanıyor. Bu çerçevede bizi kolay günler beklemiyor. COVID-19 ile mücadele ettiğimiz şu günlerde basiretli yaklaşıp, COVID-19 sonrasına da hazırlanmalıyız.

Ağaçlara bakarken ormanı da görelim

Salgını sağ salim atlatabilmek aşı ve tedavi çalışmalarına bağlı. Virüse ilişkin güncel yaşamımızdaki zaruri önlemler, aynı zamanda salgın sonrasının yeni şeklini de betimlemektedir. Yasak ve yaptırımlar, ancak titizlikle uygulanırsa hedefine ulaşabilir. Gazetelerde, bir partinin il başkanı (Saltuk Deniz) kendi iline giriş çıkışların kişiye göre esnediğinden söz ediyorsa; hem kamu sağlığı, hem de hukuk askıda kalıyor demektir. Başka Türkiye’mizin olmadığını gözden kaçırmamak için, ağaçları da ormanı da birlikte görelim. İş yaşamımdaki tecrübelerim “ortak akıl” 20 yıl öncesinde kaldığını söylüyor. Bunun yerine “birleşik ve bütüncül aklı” kullanalım ve şunların üstünde yoğunlaşalım.

1. Liyakat: Bir yara ki, Osmanlı’nın son döneminden beri hiç durmadan kanamaktadır. Balkan Savaşları’nı ve Hasan Tahsin Paşa’yı hatırlarsınız; II. Abdülhamid’i Selanik’te hapseden ittihatçılar, ordu kademelerinde gençleşmeye giderken, liyakata dayalı terfiler gerçekleştirmemişlerdi. 31 Mart vakasında da alaylılarla mektepliler bir anda karşı karşıya gelmişti. Mesela padişah damadı ve ittihatçı bir subay olan Yarbay Enver, 27 günde paşalığa yükseltilmişti. Fevzi Paşa notlarında, Jandarma sınıfından geçme Balkan Savaşları’nın komutanı Hasan Tahsin Paşa açıkça yetersiz ve bir o kadar da acizdir. Liyakatsizliğin bedeli; Balkanlar’da 500 yıllık toprakları 15 günde teslim etmek, Sarıkamış’ta da 20.000 askerimizi donarak şehit vermek şeklinde ödenmiştir. Tarihten ders almalı ve liyakat başlığını en tepeye koymalıdır. Şunu çok iyi bilelim ki, o olmadan hiçbir şey olmuyor. Salgın döneminde Türkiye Sağlık Bilim Kurulu’nu oluşturduk. Bu sistem çok başarılı oldu. Öyleyse bu “birleşik ve bütüncül aklı” her alanda uygulayalım. Temelleri çok sağlam atılmış bir Cumhuriyeti’miz vardır. Cumhuriyet, kalkınma hamlesine “ülkeyi demir yolu ağıyla döşemek” hamlesiyle başlamıştır. İlerleyen yıllarda yetersiz kalan vizyonumuz, bizi karayolu ağına mâhkum etmiştir. Böylesi kilit bir değişim; doğamıza zarar vermiş, o zamana dek birikmiş insan gücümüzle iş tecrübemizi çöpe atmış, gelir dağılımımızı bozmuş, bizi dışa bağımlı kılmıştır. Demiryolu tercihi ile doğru başlanmış devam ettirilememiştir. Salgından elde edindiğimiz “Sağlık Bilim Kurulu” tecrübemizi, tüm sektörlere yayalım. Öyleyse kolları sıvayalım ve şu bilim kurullarını da kuralım:

a- Hukuk Sistemi ve Adalet bilim kurulu
b- Ekonomi bilim kurulu
c- Gıda ve Tarım sanayi bilim kurulu
d- Savunma sanayi bilim kurulu
e- Eğitim bilim kurulu
f- Turizm bilim kurulu
g- Enerji bilim kurulu
h- Dış Ticaret bilim kurulu

2. Gelir Dağılımı: Biri akademisyen, üçü IMF çalışandan oluşan dört araştırmacı, SARS, MERS, H1N1, HIV gibi küresel salgınlardan 5 yıl sonrasını incelemiş. Araştırmada 1961-2017 dönemini ve 175 ülkeyi kullanmış. Sonuç, ülke gelir dağılımlarının pandemi sonrasında önemli ölçüde bozulduğuna işaret etmiş. Pandemi sonrası tüm dünya ülkelerinin genel Gini katsayıları %1.25 kadar artış göstermiş.

1902 yılında bir İtalyan iktisatçının bulduğu Gini katsayısı, gelir dağılımını ölçmek için bugün de en güvenilir yoldur. Katsayı, tam eşit gelir dağılımı koşulunu “0” düzeyinde, en eşitsiz gelir dağılımı koşulunu da “1” seviyesinde tanımlamaktadır. Grafiğe bakarsanız, pandemik şok sonrasındaki 5 yıl içinde küresel Gini katsayısı %2 kadar artabilmiştir. Bunu COVID-19 şokunun sonrasındaki dönem için öngörürsek eğer, şüphesiz gelir dağılımındaki bozulma çok daha büyük olacaktır.

3. Ekonomik Yeterlilik: Ekonominin en temel girdisinin güvenirlilik olduğunu hatırlayalım. 2011 Avrupa Borç krizinde Almanya’nın CDS primi 111, Fransa’nın 201 seviyesindeydi. CDS primi bir ülkenin uluslararası küresel borçlanma maliyetinde, ABD Merkez Bankası’nın (FED’in) verdiği faizin üstünde ödemek zorunda olduğu maliyet demektir. Buna göre; ABD’nin “%0” olan faizine ek olarak Almanya, Avrupa Borç krizi sırasında yaklaşık “artı %1”, Fransa ise “artı %2” maliyet yüküyle karşı karşıya kalmışlardı. Gelelim bize: 12 Mayıs 2020 itibarı ile Türkiye’nin CDS primi (investing.com’e göre) 643.15 düzeyindedir. Türkiye’nin bu çerçevedeki dış borç maliyeti de şöyle olmaktadır: ABD’nin risksiz faizi bugün de “%0” seviyesindedir. Biz dış kaynak bulmak istersek, bu risksiz faize ek olarak “artı %6.4” faiz ödeyerek bulabiliriz. Kural basittir; ülkeler, içinde bulundukları güvenirliliklerine göre, dış borç faizine maruz kalıyorlar. Küresel likiditenin bol olması, maliyet bir yana, borçlanmamıza uygundur. Ben burada, kendimizi gelişmiş ülkelerle karşılaştırıyorum. Bu sayede hedeflerimizi yükseltiyorum. Gelişmekte olan ülkelerin CDS primlerine bakmış olsak, ortalama ek borçlanma maliyetlerimiz %2 ile %3 arasında değişebilmektedir.

Sonuç olarak COVID-19’la mücadele sırasında ve sonrasındaki ekonomik gücümüz, her kapıyı açan maymuncuk ve bir o kadar da olmazsa olmazımızdır. Ekonomik gücümüz böylesine temel gereksinimlerimize sıkı sıkıya bağlıyken, şunlara önem verelim: Türk atasözümüz, “ekmeği ekmekçiye verip, üstüne de beş kuruş para vermemizi” söyler. Öyleyse bizde onu takip edelim. Türk atasözümüz, “aç köpeğin fırın duvarını yıkabildiğine” işaret eder. Öyleyse biz de orta direği yıkmayalım. Önceliğimiz onu ayakta tutup, gelir dağılımımızı düzeltmek olsun. Ceza hukukçusu Dr. Ersan Şen “hukuk sistemi tahmin edilebilir davranmalı” diyor. Önemli bir hatırlatma. Şen’in bir hukuk adamı olarak bakarak gördüklerini, ben de ekonomide “doğrudan yatırımlarına yabancı ilgisizliği” şeklinde görüyorum. Yabancı yatırımcı, gideceği ülkenin “hukuk sisteminin tahmin edilebilir olmasını” en tepeye koyarak uzun vadeli taşın altına elini koyar. Bunu, yatırım yaptığı ülkenin şeffaflığı ile yumuşak gücü (soft power) izler.

Türkiye’nin gerçek tarım kapasitesi, 300 milyon insanı doyuracak kadar güçlüdür. Ayrıca savunma sanayinde Atatürk döneminin uçak ihracatına benzer bir sıçrama kaydettiğimizi de eklemek gereklidir. Selçuk Bayraktar’ın ekibinin dronlardaki buluşu, Türkiye’yi İHA segmentinde söz sahibi yaptı. Bir anda ABD ve Çin’in hemen ardına yerleşmiş, önemli bir üretici olduk. Umarız ilk ihracatımız da Ukrayna’ya gerçekleşecek. Bu kıvılcım, “ulusal savunma bilim kurulu” ile aleve dönüştürülebilir. Kurumsallaşabilir, kök salabilir. Salgın sonrası Türkiye’sinin vazgeçilmezi savunma ve tarım sanayi olmalı, küresel kurtlar sofrasındaki çuvalımız sımsıkı kalmalı bizi ayakta tutmalıdır. Tüm bu ağaçlardan önümüze düşmüş iz düşüm, bizi oyalayan kısa vadeli çıkarken, ormanda parıldayansa uzun vadeli vizyondur. Bütüncül ve birleşik aklı kullanabilirsek, oyalayandan sıyrılıp, parıldayana koşmak da mümkün olabilecektir. Ne dersiniz?

Yazara Ait Diğer Yazılar Tüm Yazılar