Sanayici artık üretmiyor, hayatta kalmaya çalışıyor
Bir ülkenin gerçek gücü alışveriş merkezlerinin büyüklüğüyle, konut fiyatlarıyla ya da tüketim rekorlarıyla ölçülmez. Gerçek güç; çalışan fabrikalarıyla, geliştirdiği teknolojiyle, yetiştirdiği nitelikli insanlarla ve dünyaya sattığı katma değerli ürünlerle ölçülür.
Türkiye ise yıllardır sanayileşmenin öneminden söz ediyor fakat sanayicinin hangi koşullar altında üretmeye çalıştığını yeterince konuşmuyor. İSO seçimleri yaklaştıkça sanayideki problemler daha sık konuşulur hale geldi. Yeniden aday olmayacağını açıklayan Başkan Sn.Erdal Bahçıvan, konunun önemini belki de ilk kez bu kadar keskin ifade etti, kendisine teşekkür ediyorum.
İSO Türkiye İmalat PMI, temmuz ayında 47,7 seviyesinde kaldı. Endekste 50’nin altındaki değerler sektörde daralmaya işaret ediyor. Üretim ikinci ay üst üste azalırken yeni siparişlerde, istihdamda, satın alma faaliyetlerinde ve stoklarda da gerileme yaşandı. TÜİK verilerine göre sanayi üretimi mayıs ayında geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 1,4 düştü. Bunlar geçici bir aylık dalgalanma olarak görülemez. Karşımızda talebin zayıfladığı, maliyetlerin yükseldiği ve üreticinin geleceğe güveninin aşındığı bir tablo bulunmaktadır.
Fabrikalar susarsa Türkiye konuşamaz
Sanayici bugün yüksek faiz, pahalı enerji, ağır vergi yükü, artan işçilik maliyetleri, finansmana erişim güçlüğü ve sürekli değişen mevzuat arasında sıkışmış durumda. Döviz kuru üretim maliyetlerinin gerisinde kaldığında ihracatçının rekabet gücü azalıyor; kur yükseldiğinde ise ithal ham madde ve ara malı maliyetleri artıyor.
Sanayici hangi tarafa dönse başka bir duvara çarpıyor. Çünkü Türkiye’nin toplam ithalatının yaklaşık yüzde 70’ini ham madde ve ara malları oluşturuyor. Yani ithalat yapmadan üretmekte, üretmeden de ihracat yapmakta zorlanıyoruz. Bu yapı değişmedikçe yalnızca ihracat rakamlarını artırmak Türkiye’yi dış ticaret fazlası veren güçlü bir sanayi ülkesi hâline getirmeyecektir.İhracat artarken açığın devam etmesi, üretim modelimizin ithal girdiye bağımlılığını yeterince azaltamadığımızı gösteriyor.
Daha vahimi, üretimin giderek cazibesini kaybediyor olması. Parasını fabrikaya, makineye, teknolojiye ve istihdama bağlayan girişimci; parasını mevduata yatırandan daha düşük getiri elde ediyorsa burada ciddi bir sistem sorunu vardır. Üretmeden para kazanmanın, üreterek para kazanmaktan daha kolay olduğu bir ekonomi sanayileşemez. Böyle bir düzende yatırımlar ertelenir, kapasite düşürülür, istihdam azaltılır ve sermaye üretim dışındaki alanlara yönelir.
Bugün sanayiciden ihracat yapması ve istihdam yaratması bekleniyor. Üstelik Avrupa Birliği’nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması gibi uygulamaları, ihracatçımızın önüne yeni maliyetler ve sorumluluklar getiriyor. Ancak bu dönüşümün gerektirdiği uzun vadeli, uygun maliyetli ve erişilebilir finansman aynı ölçüde sağlanmıyor. Sanayiciye dönüşüm görevi veriliyor fakat dönüşümün faturası yine sanayicinin önüne bırakılıyor.
Sanayiyi korumadan ekonomiyi korumak ne yazık ki imkansızdır
Yeni Orta Vadeli Program’da 2026 büyüme tahmininin yüzde 3,3’e çekilmesi, ekonomik faaliyetteki yavaşlamanın resmî olarak da kabul edildiğini gösteriyor. Ancak büyümeyi yeniden hızlandırmanın yolu yeni tüketim dalgaları yaratmaktan değil, üretim kapasitesini güçlendirmekten geçiyor.
Sanayiyi yalnızca gümrük vergileri, gözetim uygulamaları ve ithalat kısıtlamalarıyla koruyabileceğimizi düşünmek de ciddi bir yanılgıdır. Gümrük duvarları fabrikayı bir süre koruyabilir; ama fabrika kurmaz. Rekabet gücü; ucuz ve kesintisiz enerji, nitelikli iş gücü, teknoloji, verimlilik, güçlü lojistik altyapı ve öngörülebilir ekonomi politikasıyla kazanılır.
Türkiye’nin artık sanayiye ilişkin güzel cümlelere değil, üretimi gerçekten ödüllendiren kararlı bir devlet politikasına ihtiyacı vardır. Vergi sistemi üretimi desteklemeli, finansman yatırımcıya nefes aldırmalı, eğitim sistemi sanayinin ihtiyaç duyduğu insan kaynağını yetiştirmeli ve mevzuat sanayicinin önünü görebilmesini sağlamalıdır. Çünkü fabrikalar sustuğunda yalnızca makineler durmaz. İstihdam, ihracat, teknoloji, vergi geliri ve ekonomik bağımsızlık da kaybedilir.
Üreteni cezalandıran bir ekonomi, sonunda üretmeyen bir ülkeye dönüşür.