Sanayide yeni oyun başladı
Son iki yıldır hemen her sanayiciyle yaptığım sohbetlerde benzer cümleleri duyuyorum.
“Fabrika çalışıyor ama eskisi kadar kazanmıyoruz.”
Aslında bu cümle, Türkiye sanayisinin içinden geçtiği dönüşümün en kısa özetidir.
Bugün yaşadığımız tablo klasik bir ekonomik yavaşlama değil. Aynı anda yüksek finansman maliyetlerinin, zayıflayan dış talebin, artan işçilik giderlerinin, enerji maliyetlerinin, jeopolitik belirsizliklerin ve değişen küresel ticaret kurallarının etkilediği çok katmanlı bir dönüşüm sürecindeyiz.
Nitekim bunu veriler de doğruluyor. İSO Türkiye İmalat PMI endeksi son iki yıldır büyük ölçüde 50 eşik değerinin altında seyrediyor. Haziran ayında endeks yeniden 47 seviyesine gerilerken, yalnızca iki sektörde üretim artışı görüldü. Bu tablo, imalat sanayinde büyümenin genele yayılmadığını açık biçimde gösteriyor.
Diğer taraftan kapasite kullanım oranı yaklaşık yüzde 74 seviyelerinde bulunuyor. Yani fabrikalar tamamen durmuş değil; ancak mevcut kapasitelerini de tam anlamıyla kullanamıyor. Bir başka ifadeyle Türkiye’nin üretim kabiliyeti var, fakat talep ve kârlılık aynı ölçüde güçlü değil.
İşte tam bu noktada önemli bir gerçeği kabul etmek gerekiyor:
Sorun artık yalnızca üretim yapmak değil; değişen oyunu doğru okuyabilmek.
Sanayi politikası ile para politikası aynı hedefe yürümeli
Enflasyonla mücadele elbette vazgeçilmezdir. Fiyat istikrarı olmadan sürdürülebilir büyüme olmaz.
Ancak üretim ekonomisinin de uzun vadeli rekabet gücünün temel taşı olduğu unutulmamalıdır.
Bugün birçok sanayi kuruluşunda yatırım kararları erteleniyor. Bunun temel nedeni yalnızca yüksek faiz değildir. Asıl sorun öngörülebilirliğin azalmasıdır.
Sanayici üç aylık değil, beş-on yıllık yatırım yapar.
Makine alırken yalnızca bugünkü faiz oranına değil; gelecekteki talebe, ihracat pazarlarına, enerji maliyetlerine, iş gücü yapısına ve finansmana erişime bakar.
Bu nedenle sanayi politikaları ile para politikasının birbirini tamamlayan bir perspektifle ele alınması gerekiyor.
Türkiye’nin artık sektör bazlı, teknoloji odaklı ve uzun vadeli bir sanayi vizyonuna ihtiyacı var.
Asıl rekabet fabrikalarda değil, yönetim odalarında yaşanıyor
Geçmişte rekabet daha çok üretim kapasitesi üzerinden yürüyordu.
Bugün ise rekabet; karar alma hızı, veri kalitesi, yönetim becerisi ve organizasyon çevikliği üzerinden şekilleniyor.
Avrupa’daki talep yavaşlarken Asya’dan gelen fiyat baskısı artıyor.
Karbon düzenlemeleri, sürdürülebilirlik beklentileri ve tedarik zinciri güvenliği ihracatın yeni belirleyicileri haline geliyor.
Artık yalnızca kaliteli ürün üretmek yetmiyor.
Müşteri; ürünün nasıl üretildiğini, karbon ayak izini, veri güvenliğini, teslimat performansını ve kurumsal yapıyı da satın alıyor.
Dolayısıyla önümüzdeki dönemde en büyük yatırım yalnızca yeni makineye değil; süreçlere, dijitalleşmeye, yapay zekâya, yönetişime ve insan kaynağına yapılacak yatırım olacaktır.
Çünkü verimlilik artık yalnızca üretim hattında değil, karar mekanizmalarında başlıyor.
Yeni dönemin kazananı kim olacak?
Son iki yılda şunu çok net gördük:
Cirosu büyüyen ama nakit üretemeyen şirketler zorlandı.
Yüksek satış hacmine rağmen finansman giderleri nedeniyle kârlılığı eriyen birçok sanayi kuruluşu oluştu.
Buna karşılık süreçlerini sadeleştiren, ürün gamını gözden geçiren, ihracat pazarlarını çeşitlendiren ve veriye dayalı yönetim anlayışını benimseyen şirketler çok daha dirençli kaldı.
Önümüzdeki yıllarda da benzer bir ayrışma yaşanacak.
Kazanan şirketler en büyük fabrikalara veya en ucuz iş gücüne sahip olanlar olmayacak.
Kazananlar; riski ve nakit yöneten, yapay zekâyı günlük karar süreçlerine entegre eden, verimlilik kültürünü kurum kültürüne yerleştiren ve yönetim kalitesini sürekli geliştiren şirketler olacak.