Sanayiden vaz mı geçiyoruz?

Bir ülkenin kaderini sadece ne kadar sattığı de­ğil, ne ürettiği belirler. Türkiye, son 20 yılda­ki büyüme hikâyesinde elbette güçlü dönemler yaşadı; ancak bugün sanayideki gerileme ve geli­nen kritik eşik, hepimizin aklına üretimdeki gü­cümüzü kaybediyor muyuz sorusunu getiriyor.

Üretim kapasitesi ve üretimin niteliği, hem refahı hem de dış dengeleri belirleyecek ana unsur haline geldi. Dahası, bu sadece Türki­ye’nin meselesi olmaktan çıktı. Batı dünyası, pandemi ve jeopolitik şoklardan sonra teda­rik güvenliği ve stratejik özerklik gerekçesiyle üretimi tüm dünyanın gözleri önünde yeniden merkeze alıyor. Bu durum üretimin tekrar ulu­sal güvenliğin ve rekabetçiliğin en önemli ak­törü olduğunu açıkça ortaya koyuyor.

Türkiye’nin temel sorunu çoğu zaman finans­man gibi görünse de, daha derinde yatan bir ger­çek var. Üretim yapısı yeterince yerli ara malı ve teknoloji üretmiyorsa, büyüme otomatik olarak ithalatı şişirir ve dış dengeyi bozar.

Bugün geldi­ğimiz nokta tam da böyle. Merkez Bankası çalış­ma notlarında, Türkiye’nin ithalatı içinde ithal ara mallarının payının yaklaşık dörtte üç düze­yinde olduğuna dikkat çekiliyor. Bu, üretim art­tığında bile dış girdi bağımlılığı yüksekse, fazla çalışıp az kazanma riskini de beraberinde getiri­yor. Bu yüzden üretim artışı kadar, üretimin yer­li katma değer oranını yükseltmek de son derece önemli. Yerli ara malı kullanımı, yerli teknolojiye önem verilmesi ve yerli tasarımları benimsemek, şüphesiz sanayiye ivme katacaktır.

Hizmet sektörünü büyütürken sanayiyi ıskalamamak gerekiyor

Hizmetler büyürken bile sanayi, daima ekono­minin verimlilik motorudur. Dünya Bankası ve­rilerine göre Türkiye’de imalat sanayinin GSYH içindeki payı 2023’te %19,55’dir. Bu oran tek ba­şına bir yargı elbette vermez; ama kritik olan, bu imalatın hangi teknoloji düzeyinde ve hangi kat­ma değerle yapıldığıdır.

Avrupa, yıllarca çevre standartları ve regülas­yonlarla yeşil dönüşüm hedefini büyüttü. Şim­di aynı Avrupa, artan maliyetler, Çin rekabeti ve enerji fiyatları nedeniyle sanayinin korunması ve yeniden canlandırılması tartışmasını yüksel­tiyor. Ayrıca AB, sıfır emisyon ile temiz teknolo­jilerde AB içi üretim kapasitesini büyütmeyi he­defliyor. Komisyon, 2030’a kadar AB’nin net-zero teknolojilerde üretim kapasitesinin yıllık kuru­lum ihtiyacının en az %40’ına ulaşmasını amaç­lıyor. Bu yaklaşım, AB’nin yeşil dönüşümü sade­ce çevre politikası değil, sanayi politikası olarak kurguladığını da gösteriyor. Batı ülkelerine ba­kınca, sanayinin ekonomideki ağırlığının hâlâ güçlü kaldığı görülüyor. Örneğin Almanya’da imalat sanayinin GSYH içindeki payı 2024’te %17,81 olarak ölçülmüş.

Üretim, Türkiye için ekonomi politikası değil, gelecek politikasıdır

Türkiye’nin ihtiyacı nicelikten çok; teknoloji içeriği yüksek üretim, yerli ara malı üretimi ve ta­sarım, marka ve servisleşme olmalı. Bugün dünya­da kazanan modele baktığımızda, ürünü üretmek kadar teknoloji standartlarını belirlemek, sadece ihracat yapmayı değil ihracatta yerli katma değe­ri artırmak ve yatırımı çekmek kadar, know-how ve tedarik ekosistemi kurmak olduğunu gözlem­liyoruz. Sanayimizin yaşadığı güçlüklere ve üre­tim merkezlerinin farklı ülkelere taşındığına hep beraber şahitlik ediyoruz. Bu konuda tedbirlerin biraz daha gecikmesi halinde üretimde büyük ka­yıplar yaşayacağımızı görmek çok da zor değil. Ba­na göre sanayide önemli bir dönüşüme ihtiyaç bu­lunmakta. Dönüşüm 4 ana eksende olmalı;

Enerji maliyeti ve enerji verimliliğini arttır­malı. Bunu sanayinin rekabet anahtarı olarak da nitelendirilebiliriz.

Nitelikli işgücü ve mesleki eğitime önem veril­meli. Ara eleman yetiştirme programları ve nite­likli mühendisler yetiştirilmeli, üniversitelerde bu konuda önemli bir değişim başlatılmalı, yurt­dışında eğitim alan gençlerimizi ülkemize geri getirerek üretimde rol almaları sağlanmalı,

Finansmana erişim ve uzun vadeli yatırım ik­limi yeniden sağlanmalı, döviz ile enflasyon ara­sındaki dengesizlik bir an önce giderilmeli. Böy­lece üretim maliyetleri düşürülmeli.

Markalaşma konusunda daha realist adımlar atılmalı, üretim tesislerimizin de birer marka ol­dukları onlara hissettirilmeli

Ülkemiz batının sahip olduğu finans birikimi­ne ve üretmese de markalaşmanın sağlayacağı bi­rikime sahip bir konumda değil. Hizmet sektör­lerimizin büyümesi mutluluk verici olsa da, Tür­kiye’nin ana ihtiyacı ve dış dengeyi kalıcı olarak iyileştirmenin yolu kesinlikle üretmekten geç­mekte. Böylelikle kur ve enflasyon sarmalını kök­ten zayıflatmayı başarır, çalışan gelirlerini arttı­rır, AB’nin yükselen yeşil ve karbon bariyerlerine uyum sağlar ve jeopolitik dönemde güvenilir te­darikçi konumunu güçlendirmiş oluruz.

Tam da bu noktada Türkiye’nin önünde iki se­çenek bulunmakta. Ya düşük-orta teknolojiyle re­kabeti sürdürmeye çalışıp marjların eridiği alan­da kalacağız; ya da üretimi katma değer, teknoloji ve yerli girdi ekseninde yeniden tasarlayıp lig at­layacağız.

Yazara Ait Diğer Yazılar