Sinema sanatı ile algı oluşturmak
Son günlerde sosyal medyada seyrettiğim kısa bir video, aslında uzun zamandır üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir soruyu yeniden gündemime taşıdı: İstanbul neden uluslararası film ve dizilerde çoğunlukla sarı tonlarla gösteriliyor?
Burada önemli olan nokta, meselenin yalnızca bir renk filtresi olmaması. Renk, sinema ve görsel iletişim dilinde güçlü bir anlam taşıyıcısıdır. Özellikle sarı tonlara sıcaklığı, kuraklığı ve düzensizliği çağrıştırma görevi yüklenmiştir. Bu nedenle kullanılan her filtre, izleyicinin bilinçaltında belirli bir hikâye kurar. Şehir henüz kendini anlatmaya başlamadan onun hakkında bir yargı oluşmuş olur.
Kimse bana bunu sinema sanatının sadece estetik yönden bir tercihi olarak anlatmasın. Bu tür tercihler ilk bakışta masum bir estetik seçim gibi görünse de aslında kültürel algıyı şekillendiren güçlü araçlardır.
Uzun yıllardır Batı merkezli sinema ve medya üretimlerinde İstanbul belirli bir görsel dil içerisinde sunuluyor. Tozlu sokaklar, yoğun trafik, karmaşa hissi, güvensizlik, sarı ve kahverengiye çalan renk filtreleri… Bu estetik tercih zamanla yalnızca bir sinema dili olmaktan çıkıp kültürel bir kod haline geliyor. Batı izleyicisinin daha ilk karede, izleyeceği filmdeki coğrafyanın “Batı dışı” olduğunu anlaması isteniyor. Günümüzde milyonlarca insanın şehirleri ilk kez ekranlar aracılığıyla tanıdığını düşünürsek, bu görsel tercihlerin hafızalarda ne kadar güçlü algılar yarattığını daha iyi anlarız.
İstanbul bir renkten ibaret değil
Oysa İstanbul’un gerçeği bundan çok daha zengindir. Sabahın erken saatlerinde Boğaz üzerinde görülen gri-mavi tonlar da İstanbul’dur. Kuzguncuk’un sakin sokakları, Karaköy’ün kendine özgü dokusu, Balat’ın katmanlı hafızası, Adalar’ın dinginliği ve Levent’in çağdaş silueti de aynı şehrin manzaralarıdır. Gün batımında tarihi yarımadanın ve Haliç’in üzerine çöken altın ışık da İstanbul’dur. Batılılar coğrafi biçimi ve güneşin batışındaki oluşan renklerinden dolayı bizim Haliç’imize Golden Horn (Altın boynuz) ismini vermişlerdir.
Dostum Faruk Bil kendi deneyimini paylaşırken şöyle yazmıştı: Hayatım boyunca aynı pencereden boğaza baktım; ama hiçbir zaman aynı manzarayı 2 kez görmedim. Her an başka bir ışık, başka bir renk, başka bir yüzey ve başka bir karşılaşmaydı.
Burası da İstanbul. İstanbul tarih boyunca farklı kültürlerin, dinlerin, dillerin ve yaşam biçimlerinin harmanlandığı bir şehir olmuştur. Herkes İstanbul’umuza bir sıfat yakıştırırken ben onu “Toleranslar şehri” olarak anıyorum. Roma’dan Bizans’a, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan çok katmanlı yapısı onu dünyanın en özgün kentlerinden biri haline getirmiştir. Ancak bu zenginlik çoğu zaman maalesef uluslararası popüler kültürün ürettiği yüzeysel imgelerle bastırılmaya çalışılıyor.
İstanbul’u ilk kez ziyaret eden yabancı dostlarımın önemli bir kısmı karşılaştığı şehir ile zihnindeki şehir arasında belirgin bir fark olduğunu söylüyor. Günümüz İstanbul’u, dünyanın en dinamik kültür merkezlerinden biridir. Sıradan bir günün sabahında Bizans’tan kalma bir yapıyı ziyaret edip öğleden sonra çağdaş sanat sergilerinde dünyanın farklı coğrafyalarından sanatçıların işlerini, diğer bir gün yerel müzik ve dans gösterilerini, ertesi gün Verdi’nin Aida Operasını izleyebilirsiniz. Gelenek ile yenilik, yerel ile küresel, tarih ile gelecek burada iç içe yaşar. İstanbul’un asıl gücü bu mukayeselerden doğmaktadır. Bütün renkleriyle var olan bir şehri tek bir tonun içine sıkıştırmaya çalışmak bu eşsiz coğrafyanın değerini bilerek, isteyerek eksiltmeye çalışmaktan başka bir amaç taşımamaktadır.
Görüntülerle kurulan dünya
Dijital çağın en ilginç özelliklerinden biri, dünyayı artık yalnızca yaşayarak değil, görüntüler aracılığıyla da keşfediyor olmamız değil mi? Gitmediğimiz şehirleri filmlerden, dizilerden, reklamlardan ve sosyal medyadan tanıyor; insanlar ve kültürler hakkında ilk izlenimlerimizi çoğu zaman bu görsel temsiller üzerinden ediniyoruz. Ancak her temsil biçimi aynı zamanda bir seçimi, dolayısıyla bir bakış açısını da içinde taşıyor. Bu nedenle şehirleri yalnızca klişeler üzerinden okumak onların gerçek hikâyelerini görmemizi engeller. Bugün sanatın ve kültürel üretimin önemli görevlerinden biri de bu kalıpları sorgulamaktır. Bize tanıdık gelen görüntülerin ardındaki varsayımları görünür kılmak ve alternatif anlatılar üretmek her zamankinden daha elzemdir.
Bize düşen görev ise klasik, modern ve çağdaş sanatımızla, edebiyatımızla, müziğimizle İstanbul’umuzun çok katmanlı bir toleranslar merkezi olduğu gerçeğini, bizim seyretmek istediğimiz renkten ve kareden tüm dünyaya göstermek, anlatmaktır.