Şirketler büyüyor, insanlar küçülüyor
Bir şeyler ters gidiyor ama adını hemen koyamıyoruz.
Şirketler büyüyor. Bunu görüyoruz. Kârlılık artıyor, verimlilik artıyor, teknoloji yatırımları hız kesmiyor. Ama aynı anda başka bir şey daha oluyor: İnsanlar artmıyor, hatta bazı yerlerde azalıyor. Uzun süre büyüme dediğimiz şeyin içinde insan vardı; daha çok iş, daha çok istihdam, daha geniş ekipler… Bir şirket büyüyorsa, o büyüme bir şekilde insanlara da yansırdı. Şimdi o bağ zayıflıyor.
Ve belki de ilk kez şu soruyla gerçekten yüzleşiyoruz: Bir şirket büyüyebilir mi, ama insanı büyütmeden? Bu sorunun teknik cevabı giderek daha fazla “evet”e yaklaşıyor. Ama asıl mesele bu cevabın kendisi değil; bu cevabın bizi götüreceği yer.
Bugün elimizdeki veriler, iş dünyasının sessiz ama köklü bir mantık değişimine girdiğini gösteriyor. Geçtiğimiz yıl yalnızca Amerika’da bir milyondan fazla kişi işini kaybetti; bu, pandemi sonrası dönemin en yüksek seviyelerinden biri. Üstelik bu tablo yalnızca zorlanan şirketlere ait değil. Aynı dönemde birçok büyük şirket kârını artırdı, yatırımını büyüttü, değerini yükseltti.
Yani ortada klasik anlamda bir daralma yok. Şirketler küçülmüyor, aksine büyüyor. Ama bu büyüme artık daha fazla insanla değil, daha az insanla gerçekleşiyor. Eskiden iş yükü arttığında ekip büyürdü; şimdi ise aynı durumda ilk refleks işe alım değil, teknoloji yatırımı oluyor. Bu yüzden bugün yalnızca işten çıkarmaları değil, çok daha sessiz ama çok daha belirleyici bir gelişmeyi izliyoruz: İşe alımın yavaşlamasını, ertelenmesini ve kimi alanlarda fiilen ortadan kalkmasını.
Bu değişim yalnızca mevcut çalışanları değil, iş dünyasına yeni girecek olanları da doğrudan etkiliyor. Çünkü dönüşüm en çok tekrar eden, öğrenilerek yapılan ve giriş seviyesindeki işleri daraltıyor. Oysa bir ekonominin devamlılığı, yalnızca bugün çalışanların değil, yarın sisteme dahil olacakların da varlığına bağlıdır. Eğer başlangıç basamakları daralırsa, mesele yalnızca istihdam değil, toplumsal hareketlilik olur.
Büyümenin sınırı, insanların alım gücüdür
Bu noktada gözden kaçırılan temel mesele şudur: Şirketler verimlilik üzerinden büyüyebilir ama o büyümenin sürdürülebilmesi, insanların alım gücüne bağlıdır.
Bugün birçok şirket daha az insanla daha fazla üretmenin yolunu buluyor. Bu, kısa vadede verimlilik artışı anlamına geliyor. Ancak aynı süreç, geniş kitlelerin gelirinin baskılanmasına, güvencenin yok olmasına ve orta sınıfın daralmasına yol açarsa, bu büyümenin kendi sınırına çarpması kaçınılmaz olur. Çünkü ekonomi yalnızca üretim kapasitesiyle değil, o üretimin karşılık bulduğu talep ile ayakta kalır.
Eğer insanlar iş bulmakta zorlanıyorsa, gelirleri eriyorsa ya da geleceğe dair güven duygusunu kaybediyorsa, o zaman mesele yalnızca bireysel bir sorun olmaktan çıkar. Talep zayıfladığında, şirketlerin büyümesi de bir süre sonra yavaşlar. Sermayeye erişimi olan dar bir kesim bir süre sistemi taşıyabilir, ancak geniş toplumun alım gücü zayıfladığında ekonomik denge de zayıflar.
Bu nedenle bugün karşı karşıya olduğumuz durum, yalnızca iş gücü piyasasındaki bir değişim değil, ekonomik modelin kendisine dair bir gerilimdir.
Sinyaller geliyor ama dünya hazırlıksız
Bu dönüşüm aslında ani değil. Sinyalleri uzun süredir geliyor. İşten çıkarmalar artıyor, işe alımlar yavaşlıyor, verimlilik dili giderek daha az insanla daha çok iş yapmak üzerinden kuruluyor. Ama bu değişime verilen tepki aynı hızda değil.
Politikalar geriden geliyor. Eğitim sistemleri bu dönüşüme uyum sağlamakta zorlanıyor. İş gücü piyasasına giriş yolları yeniden tanımlanmıyor. Ve bu durum, toplumda giderek artan bir rahatsızlık yaratıyor.
Bu rahatsızlık henüz tam anlamıyla bir kriz olarak görünmüyor, ama güçlü bir duygu olarak hissediliyor: Belirsizlik ve güvensizlik. İnsanlar yalnızca mevcut işlerini kaybetmekten değil, yakın gelecekte nasıl bir sistemin içinde yer alacaklarını bilememekten endişe ediyor. Daha da önemlisi, bu dönüşümün yönetilip yönetilemeyeceğine dair bir tereddüt oluşuyor.
Çünkü burada asıl kırılma, teknolojinin kendisi değil; o teknolojiye karşı geliştirilen toplumsal ve politik yanıtın gecikmesi.
Belki de artık sormamız gereken soru “Yapay zekâ ne yapacak?” değil. Asıl soru şu: Biz bu dönüşümü yönetebilecek miyiz?
Eğer büyüme, insanı dışarıda bırakarak tanımlanmaya devam ederse, bir noktadan sonra mesele şirketlerin ne kadar büyüdüğü değil, toplumun ne kadar daraldığı olur.
Ve o daralma başladığında, bu bir anda ortaya çıkan bir kriz olmaz. Önce sinyaller gelir. Sonra uyumsuzluklar büyür. Ardından kırılma kaçınılmaz hale gelir.
Sorun şu ki bu tür kırılmalar çoğu zaman gerçekleştiğinde değil, görmezden gelindiğinde büyür.