Sistemin menteşesi Türkiye
Uluslararası ilişkiler alanını analiz ederken bazı kavramların çok sık ve yerli yersiz kullanılması onların içindeki anlam derinliğini kaybetmelerine neden olabiliyor. Güç, strateji, jeopolitik gibi kavramlar bunlardan yalnızca üçü. Hemen her konuda ağzımızdan düşürmediğimiz bu kavramlar uluslararası arenadaki rekabetin dinamiğini ve araçlarını anlatmakta kullanılıyor. Oysa alanda çalışanlar bilirler ki, güç göreceli bir kavramdır ve hangi güç unsurunun ön plana çıkacağını zamanın ruhu belirler.
Savaş ya da barış ortamında farklı unsurlar gücün sınırlarını çizer. Örneğin, askeri gücünün diğerlerinden üstün olduğu düşündüğümüz Rusya, ABD gibi devletlerin savaş kapasiteleri sahaya inildiğinde hiç de kağıt üzerindeki kadar net sonuçlar üretmeyebilir. Keza ekonomik gücü olan ülkelerin küresel bir enerji krizindeki zayıflıkları ya da enerji üreten, neredeyse petrole boğulmuş ülkelerin, 2-3 füzeyle kapanan Hürmüz Boğazı’ndaki çaresizlikleri düşünüldüğünde gücün ne olduğu ve ne zaman kullanılabildiğinin değişken bir karaktere sahip olduğu görülür.
Güç gibi “strateji” de sıklıkla kullanılan ancak taktik kavramı ile karıştırıldığı gibi tam da anlaşılamayan kavramlar arasında yer alır. Kaldı ki yol üstünde değiştirildiği de vakidir. Bazen yayılma ve büyüme amaçlı olarak ortaya koyulan büyük stratejinin çökmesi halinde hızla bir varoluş, yani hayatta kalma stratejisine dönüşmesi mümkündür.
Jeopolitik önem ve jeopolitik güç
Jeopolitik kavramı da değişkenliği içinde barındıran esnek bir terimdir ve “jeopolitik güç” ile “jeopolitik önem” çoğu zaman birbiriyle karıştırılır. Öncelikle bu kavramların farklı kaynaklardan beslendiğini ve jeopolitik önem dediğimiz şeyin edilgen, yani başkaları tarafından belirlenen ilişkisel bir içeriğe sahip olduğunu belirtelim. Jeopolitik önem, bir coğrafyanın kendisinden çok başkaları açısından taşıdığı değeri ifade eder. Yani Türkiye’nin jeopolitik önemi, Türkiye için değildir; Avrupa için olabilir, ABD için olabilir. Bizim için jeopolitik önemi haiz coğrafyaları ise KKTC, Nahçıvan, Kuzey Suriye, Ege adaları vs. gibi çerçeveleyebiliriz.
Kısaca jeopolitik önem, dışarıdan tanımlanan bir olgudur. Oysa jeopolitik güç içeriden doğar ve var olan jeopolitik konumu bir etki unsuruna çevirebilme becerisiyle ilişkilidir. Nitekim tarihte coğrafi konumlarıyla öne çıkan Polonya, Belçika, Afganistan, Ukrayna gibi ülkeler, kendi kapasiteleri üzerinden değil başat aktörlerin onlara yüklediği stratejik değer nedeniyle jeopolitik önem kazanmışlardır.
Zbigniew Brzezinki, 1997 yılında yayımlanan “Büyük Satranç Tahtası” adlı eserinde tam da bu konulara değinmişti. Brzezinski, “jeostratejik oyuncular” ile “jeopolitik eksenler” arasında bir ayrım yaparken, bazı ülkelerin güçleri nedeniyle değil, bulundukları hassas konum nedeniyle önem kazandığından bahsediyordu. Türkiye de onun tasavvurunda edilgen bir pivottu; yani öyle sanıyordu. Zaman değişti!
Köprüden menteşeye
Türkiye, özellikle Soğuk Savaş yıllarından itibaren benim de eskiden benimsediğim “köprü” kavramıyla tanımlanan bir ülke olagelmişti. Asya ile Avrupa, Doğu ile Batı, Varşova ile NATO arasındaki bir geçiş alanı olma rolü nedeniyle kimi zaman ikiye yarılmış, yalnız bir ülke olarak da tarif edilmişti. Dönemin popüler ismi Samuel Huntington’a göre köprü hiçbir tarafa ait olmayan demekti ve Türkiye bu yüzden yalnızlığa, parçalanmışlığa mahkûmdu.
Aslında köprü, hiçbir tarafa ait olmayan değil, her iki kanada da ait olan demekti ve bu bize taraflarca vazgeçilmez, mutlaka ayakta tutulması gereken, pasif ama işlevsel rol veriyor ve jeopolitik önem sağlıyordu. Lakin bu atfedilen önemin takdiri bize ait değildi; zira işlevselliğimiz özünde diğerleri açısından anlamlıydı. Köprü olma hali edilgen ve esnekliği olmayan bir işlevdi. Bir köprü, yönleri buluştursa da yön tayin edemez, ancak sabit taraflar arasında çift yönde bir geçit alanı olmanın ötesine geçemezdi. Jeopolitik önemi olsa da jeopolitik güç sağlamıyordu.
Oysa bugün Türkiye’nin jeopolitik önemini jeopolitik güce çevirme konusunda birçok fırsat yaratabildiğimiz bir dönemdeyiz. Çevremizdeki hatlar kaygan ve değişken olduğu için biz de esnemeye, yön değiştirmeye ve kimi zaman geçişi durdurup kimi zaman yan geçitler kurgulamaya mecburuz. Artık bir köprü değil, birçok farklı alt sistemi birbirine bağlayan bir eklem noktası olarak, “menteşe ülke” (hinge state) rolüne soyunmuş durumdayız.
Menteşenin özelliği; birbirinden farklı iki sistemi birbirine bağlamakla birlikte hareketin yönünü ve açısını da belirleyebilen bir mekanizma olması aynı zamanda. Bu yüzden sadece bağlantı kurmakla kalmayıp, yön tayini de sağlayabilen bir karaktere sahip. Uluslararası sistem şimdilerde tıpkı her yöne açılabilen ve menteşesinden sıkılıp gevşetilebilen bar kapısına benzediğinden oldukça hareketli. Üstelik rüzgâr ve fırtınada çok fazla sallanıyor ve hem kırılgan hem de hassas. Bu yüzden menteşenin fırtınanın kapıyı kırmasını engellemesi ve geçişi sağlam tutabilmesi için çok sağlam olması gerekiyor.
Menteşenin başka özellikleri de var. Birden fazla alt sistemi birbirine bağlayacak kadar esnek olması şart. Yani Türkiye gibi bir menteşenin Balkanlar’ı, Karadeniz’i, Kafkasya’yı, Doğu Akdeniz’i, Ortadoğu’yu, Avrupa ve Asya’yı aynı anda birbirine eklemlemesi gerekiyor. Bunun için de rakip sistemlerle eş zamanlı olarak ilişki kurabilmesi, geçişi yönlendirmesi ve gerekirse bazen kesebilmesi sistem açısından gerekli bir işlev.
Menteşe devletin bir başka niteliği de sadece coğrafyalar arasında değil, ekonomiler, kültürler, güvenlik sistemleri arasında da bağ kurabilmesi; bir eşik devlet olarak da rol oynayabilmesi. Bu nedenle sadece geçişi sağlamak değil, yapıyı korumak gibi bir işlevi de var. Krizlerin yönünü değiştirmek, arabuluculuk yapmak, yeni bağlantılar oluşturmak ve ağlar oluşturmak bu bakımdan çok değerli.
Türkiye, tam da bu yüzden enerji ve ticaret ağlarının, ulaştırma sistemlerinin, güvenlik mimarilerinin, diplomatik etkileşimin tam ortasında bir yere konumlanıyor. Şimdi jeopolitik önemimizi daha da büyük bir jeopolitik güce çevirme zamanı.