28 °C
Suat TAŞPINAR
Suat TAŞPINAR suatrus@gmail.com

Starbucks’lı Hırvatistan dersleri

Yağmurlu ülkesinden kaçıp güneşli Hırvatistan’ı mesken tutan İngiliz turizm yazarı Paul Bradbury, zihin açıcı bir araştırmayı geçenlerde gündeme taşıdı: Starbucks’ın fethedemediği (işgal edemediği desek daha mı doğru olur?) nadir Avrupa ülkelerinin başında, nüfusu ve kahveye olan düşkünlüğü dikkate alındığında Hırvatistan geliyor.

Avrupa coğrafyasında Starbucks’ın franchise zinciri sayılarını gösteren bir harita yayımlanmış. Sıkı durun, İngiltere’den sonra ikinci sırada Türkiye var. İngiltere 1002, Türkiye 457 franchise sahibi. Sonrasında Fransa (177), İspanya (142), Rusya (131), Hollanda (79), Polonya (72) sıralanıyor. Baltık’tan Slovenya ve Arnavutluk’a kadar, Amerikalı kahvecilerin bayrak dikemedikleri az sayıda memleket kalmış Avrupa’da.

Starbucks’ın kendi ülkesinde gerçek hamburger düşkünleri için Mc Donald’s ne demekse kahve gurmeleri için tam da onu ifade etmeye başladığı malum. Gerçi insanların “zincirleri” kırıp mahallesinin kafelerine sahip çıkmaya başladığı bir dönemde, “sattığı imajı” dünyanın açık pazarlarına yutturmayı başaran küresel zincilerler at koşturmaya devam ediyor. “Uyanış” yavaş oluyor.

Muazzam bir kahve kültürüne sahip olan, cumartesi öğle üzerine insanların “şpitsa” adı verilen “özel kahve içip sohbet etme seansları” için nesillerdir kafeleri doldurduğu Hırvatistan, birkaç yıl öncesine kadar zaten cazip bir pazar değildi. Ülke küçük, nüfus 4 milyonu zor buluyor, halkın alım gücü çok düşük ve en güzel kafelerde kahvenin 1,5 euroya satıldığı bir memleket Starbucks için elbette cazip değildi. Ama son birkaç yıldır turizm kelimenin gerçek anlamıyla patlıyor. Bu yıl Hırvatistan 20 milyona yakın turist ağırladı. Nüfusunun beş katı! Turistin bol olduğu her yer Starbucks için cazip pazar. Ama Hırvatistan şimdilik dalganın dışında kaldı.

Bu konu ülkede sık sık tartışılıyor. Benim gördüğüm kadarıyla Starbucks yokluğunu bir “eksiklik” değil, aksine “otantikliğin muhafazası adına kazanç” sayıp hayra yoranlar çoğunlukta.

Zaten Avrupa’nın en gözde turizm ülkesi olma yolunda ilerleyen Hırvatistan’ın “otantiklik” konusundaki hassasiyeti takdire ve yakından bakıp ders çıkarmaya değer.

Mesela bu yıl, sadece yerli ürünler kullanan restoranları “Michelinvari” bir yıldızlama sistemine sokmak için çalışma başlatıldı. Venedik gibi kaldırılamaz turist akınıyla perişan olan Dubrovnik kale içine turist girişini kontrol edebilmek için turnike-numeratör kullanımı dahil pek çok “koruma önlemi” göze çarpıyor.

Bir yandan AB’nin en yoksul ülkelerinden biri olarak turizm bel bağlayan (ki GSYİH’nin neredeyse yüzde 25’i turizmden geliyor) Hırvatistan, diğer yandan turizm geliri uğruna “her şeyini feda etmek” ve “sıradanlaşmak” korkusuyla ihtiyatlı. Tabii bürokrasinin engelleri ayrı bir fasıl, ama turizmi büyütmek-patlatmak uğruna “her şey mübah” anlayışına da prim verilmiyor.

Yani Hırvatlar, “otantik kalarak” turizmi geliştirme derdinde. “Her şey dahil, kültürel ve geleneksel değerler hariç” gibi bir toptancılığa direniyorlar. Starbucks’a da “gölge etme, başka ihsan istemem” diye bakıyorlar. Çünkü burası elde kağıt bardaklarla insanların sokakta kahve içene ayıplar gözle baktığı, kahvenin dost ahbapla bir kafede oturulup yapılan sohbetin mütemmim cüzü sayıldığı, zamanın “ağır ama iz bırakarak aktığı” bir memleket. İyi ki de öyle.

Yorumlar

Yorum yapabilmek için lütfen giriş yapınız.
Giriş Yap