Terörsüz Türkiye sonrası 5-10 yıl sonra Türkiye ve bölge nereye?
Bu hafta TBMM’de yaşananları yalnızca bir kanunun kabulü olarak okumak eksik kalır. Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun’un 467’yi aşan kabul oyuyla, çok geniş bir siyasi mutabakat içinde yasalaşması, Türkiye’nin 40 yılı aşan terör meselesinde yeni bir dönemin kapısını açıyor.
Asıl soru bundan sonra başlıyor: Terörün gerçekten Türkiye’nin gündeminden çıkması halinde beş yıl sonra nasıl bir Türkiye göreceğiz? 10 yıl sonra Irak, Suriye, İran, Azerbaycan, Ermenistan ve Türkiye’nin bulunduğu geniş coğrafya bugünkünden ne kadar farklı olabilir?
Bence meseleye tam da buradan bakmak gerekiyor. Çünkü terörün sona ermesi yalnızca güvenlik bilançosunun değişmesi değildir. Ekonominin, yatırımın, demografinin, sınır ticaretinin ve nihayet Türkiye’nin bölgesel ağırlığının yeniden tanımlanması demektir.
Beş yıl sonra başka bir Güneydoğu mümkün
Türkiye terörle mücadelede çok ağır bir bedel ödedi. İnsan kayıplarının ve toplumsal travmanın parasal karşılığı zaten olamaz. Bunun yanında güvenlik harcamaları, kaybedilen yatırımlar, göç, işsizlik, turizm gelirlerinden mahrumiyet ve yüksek ülke risk primi düşünüldüğünde ekonomik maliyet de olağanüstü büyüktür.
Terörün kalıcı biçimde sona ermesi halinde ilk büyük değişimin Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da görülmesini beklemek gerekir. Diyarbakır’dan Mardin’e, Şırnak’tan Hakkâri’ye uzanan coğrafya artık yalnızca güvenlik kavramlarıyla değil; tarım, enerji, turizm, madencilik, lojistik ve sınır ticaretiyle konuşulabilir.
2031’e geldiğimizde Türkiye’nin Irak ve Suriye ile sınır kapılarının bugünkünden çok daha yoğun çalışan ekonomik arterlere dönüşmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Habur sadece kamyonların geçtiği bir kapı olmaktan çıkarak Basra Körfezi’ne uzanan ticaret sisteminin başlangıç noktalarından biri haline gelebilir. Irak Kalkınma Yolu ile Türkiye’nin demiryolu ve otoyol altyapısı birleştiğinde Basra’dan Avrupa’ya uzanan yeni bir ticaret coğrafyası ortaya çıkar.
Buradaki kritik kavram güvenlikten ekonomiye geçiştir. Bir bölgeye önce güven gelir, ardından kredi gelir; kredi geldikten sonra fabrika, otel, konut, lojistik merkezi ve istihdam gelir. Türkiye’nin önümüzdeki beş yıldaki esas sınavı, terörün boşalttığı alanı yalnızca devlet otoritesiyle değil, ekonomik refahla doldurabilmesidir.
Zengezur’dan Kars’a uzanan yeni ekonomik harita
Aynı dönemde kuzeydoğumuzda başka bir tarihî dönüşüm yaşanıyor. Azerbaycan ile Nahçıvan arasındaki bağlantıyı sağlayacak Zengezur hattı artık yalnızca Bakü ile Erivan arasındaki bir mesele değil. 2025 Washington mutabakatından sonra “Trump Route for International Peace and Prosperity – TRIPP” adı altında uluslararası bir altyapı projesine dönüşmüş durumda. 2026 yılında ABD ile Ermenistan arasında uygulama çerçevesinin ilerlemesi bu hattın siyasi bir fikir olmaktan çıkıp somut projeye doğru ilerlediğini gösteriyor.
Türkiye açısından mesele son derece önemli. Kars-Iğdır-Dilucu demiryolu ile Azerbaycan tarafındaki Horadiz-Ağbend bağlantıları tamamlandığında Anadolu ile Hazar havzası arasında yeni bir damar açılacak. Bunun devamında Kazakistan, Türkmenistan ve Çin geliyor.
Dolayısıyla Zengezur’u 40-45 kilometrelik bir geçiş hattı olarak görmek yanıltıcıdır. Esas mesele Pekin’den Londra’ya uzanan Orta Koridor’un hangi ülkeler üzerinden, hangi maliyetle ve hangi siyasi güvence altında işleyeceğidir.
Beş yıl içerisinde çalışan bir Zengezur bağlantısı, Türkiye-Azerbaycan ekonomik bütünleşmesini ileri bir aşamaya taşıyabilir. On yıllık perspektifte ise demiryolunun yanına doğal gaz, elektrik, fiber optik ve dijital veri hatları eklendiğinde karşımıza basit bir ulaştırma projesinden çok daha büyük bir ekonomik ekosistem çıkar.
Kars’ın, Iğdır’ın ve Erzurum’un kaderini değiştirebilecek gelişme de budur.
Duvar değil pazar: Irak ve Suriye sınırı yeni ekonomi
Terörsüz Türkiye’nin ikinci büyük bölgesel sonucu Irak ve Suriye’de ortaya çıkacaktır. Kuzey Irak’la Türkiye arasında zaten güçlü bir ekonomik ilişki bulunuyor. Güvenlik sorununun azalması Erbil, Musul, Kerkük, Diyarbakır, Gaziantep ve Mardin arasında yeni bir üretim ve ticaret havzasının oluşmasını mümkün kılabilir.
Irak’ın önümüzdeki yıllarda ihtiyaç duyacağı altyapı yatırımları yüz milyarlarca dolarlık bir pazar yaratacaktır. Türk müteahhitleri, enerji şirketleri, bankaları, lojistik ve perakende kuruluşları burada doğal avantaja sahip. Terör tehdidinin ortadan kalkması bu avantajı daha da büyütür.
Suriye’de ise yeni siyasi düzenin istikrara kavuşması halinde çok daha büyük bir yeniden yapılanma ihtiyacı ortaya çıkacaktır. Konut, enerji, yol, hastane, okul, haberleşme ve sanayi altyapısının yeniden kurulması gerekecek. Türkiye yalnızca komşu ülke değil, bu ihtiyacı karşılayabilecek üretim merkezlerine sahip en yakın büyük ekonomi.
Bu dönüşüm mülteci meselesini de başka bir zemine taşıyabilir. İnsanların güvenli ve ekonomik hayatın yeniden başladığı bölgelere gönüllü dönüşü, Türkiye açısından hem toplumsal hem mali yükü azaltacaktır.
İran ise bu tablonun en zor fakat en önemli parçasıdır. Türkiye ile İran arasındaki rekabet yüzyıllardır devam ediyor ama iki ülke arasındaki sınır aynı zamanda bölgenin en istikrarlı sınırlarından biridir. İran’ın önümüzdeki on yılda dünyayla ekonomik ilişkilerini yeniden düzenleyebilmesi halinde Van-Tebriz-Tahran hattı yeniden güçlü bir ticaret koridoruna dönüşebilir.
Paktlar ve konfederalizm: Sadabad’ın üzerinden yaklaşık bir asır geçti
Türkiye’nin önünde aslında tamamen yabancı olmadığı bir bölgesel model bulunuyor. 1937’de Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında imzalanan Sadabad Paktı’nın arkasındaki temel düşünce, bölge ülkelerinin kendi güvenliklerini ve ilişkilerini dışarıdan kurulacak sistemlere bırakmadan yönetebilmesiydi.
Bugün aynı anlaşmayı yeniden kurmaktan söz etmiyorum. Dünya da bölge de 1937’den çok farklı. Fakat Sadabad’ın arkasındaki bölgesel sahiplenme düşüncesi yeniden değerlendirilebilir.
Önümüzdeki beş yılda Türkiye, Irak, Suriye, İran ve Kafkasya arasında ulaşım, enerji, ticaret, su, tarım ve güvenlik konularında çok taraflı mekanizmaların çoğaldığını görebiliriz. On yıllık perspektifte ise daha kurumsallaşmış ekonomik i birliği modelleri gündeme gelebilir.
Bunlara klasik anlamda konfederasyon demek için elbette erkendir. Fakat egemen devletlerin sınırlarını ve siyasi yapılarını korurken ekonomilerini giderek birbirine bağladıkları gevşek bölgesel yapılar hiç de hayal değildir. Avrupa’nın başlangıçta kömür ve çelik üzerinden kurduğu ekonomik bağımlılık modelinin başka biçimleri dünyanın farklı bölgelerinde uygulanıyor.
Ortadoğu’nun en büyük sorunu ticaretin az, sınırların ise fazlasıyla siyasi olmasıdır. Oysa birbirine mal satan, ortak demiryolu kullanan, aynı enerji hattından gelir elde eden ülkelerin çatışma maliyeti yükselir.
Megatrend adayi: 2036 Türkiye’sini bugünden düşünmek
Bütün bunların kendiliğinden gerçekleşeceğini düşünmek yanlış olur. Terör örgütünün bütün unsurlarının gerçekten silah bırakması, sınır ötesindeki yapıların durumu, Suriye’nin geleceği, İran’daki gelişmeler, İsrail-İran gerilimi, büyük güçlerin bölge politikaları ve içeride siyasetin izleyeceği yol önümüzde ciddi riskler olarak duruyor.
Hukuki tarafı da en az güvenlik kadar önemlidir. Silahın sustuğu yerde hukukun daha güçlü konuşması gerekir. Yeni dönemin kalıcı olabilmesi için mülkiyet hakkından yatırım güvenliğine, sözleşmelerin uygulanmasından uyuşmazlık çözümüne kadar öngörülebilir bir hukuk düzeninin bölgesel kalkınmaya eşlik etmesi şarttır. Sermaye güvenliğin ardından gelir ama kalıcı olması için hukuk ister.
Buna rağmen Türkiye’nin önünde uzun yıllardır ilk kez böylesine geniş bir ekonomik ve jeopolitik fırsat penceresi bulunuyor.
2031’de terörü büyük ölçüde tarihinin acı bir dönemi olarak geride bırakmış; Diyarbakır, Mardin, Şırnak, Van, Kars ve Iğdır’ı yeni ticaret yollarına bağlamış bir Türkiye mümkün.
2036’da ise tablo daha büyük olabilir. Batı’da Avrupa pazarına, kuzeyde Karadeniz’e, doğuda Kafkasya ve Orta Asya’ya, güneyde Irak üzerinden Basra Körfezi’ne bağlanan Türkiye, bölgenin üretim, lojistik, enerji ve finans merkezlerinden biri haline gelebilir.
Bu nedenle “Terörsüz Türkiye”yi sadece terörün bitirilmesi şeklinde okumamak gerekir. Asıl mesele terör sonrasında ne yapacağımızdır. Cumhuriyet’in ilk yüzyılında Türkiye büyük ölçüde sınırlarını ve devletini korumakla uğraştı. İkinci yüzyılın iddiası ise bu sınırların çevresinde barış, ticaret ve karşılıklı ekonomik bağımlılık üretebilmek olmalıdır.
Meclis’te bu hafta ortaya çıkan geniş mutabakat, böyle bir geleceğin siyasi başlangıç noktalarından biri olabilir. Bundan sonrası güvenliği ekonomiye, ekonomiyi refaha, iç barışı da bölgesel güce çevirebilme meselesidir.