Toplumsal kutuplaşma artarken enflasyondaki düşüş yavaşlıyor

Yeni yılın ilk haftasında açık­lanan aralık ayı enflasyon ra­kamları, aylık artışın yüzde 1’in biraz altında kaldığını gösterir­ken 2025 yılını yüzde 31’lik bir enflasyon oranıyla kapattığımızı teyit etti. Yıl içinde 14 puanlık bir düşüş yaşanmış olsa da, enflas­yondaki gerilemenin belirgin bi­çimde yavaşladığı artık daha net görülüyor.

Toplumsal kutuplaşma artarken enflasyondaki düşüş yavaşlıyor - Resim : 1

Bir ülkede enflasyon hiçbir za­man sadece enflasyonu göster­mez. Enflasyon; o ülkedeki ku­rumsal bağımsızlığın, hukuk dü­zeninin, gelir dağılımının, katma değerli üretim kapasitesinin, şef­faflığın ve kalkınma anlayışının bir özetidir. Bu nedenle fiyat is­tikrarı her ne kadar merkez ban­kasının birincil görevi olsa da, bu hedefin gerçekleşmesinde mer­kez bankası ilk değil, son mer­cidir.

Fiyat istikrarı için gerek­li zemini hazırlamak hükümetin görevidir; kendisine sağlanan bu zemini ve araç setini en etkin bi­çimde kullanarak enflasyonu dü­şürmek ise merkez bankasının sorumluluğudur. Ancak elinde ne geleneksel anlamda bir araç ba­ğımsızlığı, ne de sağlam bir ku­rumsal çerçeve bulunan bir mer­kez bankasından hızlı ve kalıcı bir dezenflasyon beklemek fazla iyimserlik olur. 2023 sonrası dö­nemde enflasyonu seyri bu tespi­tin teyidi oldu.

Hükümet’e yazılan açık mektup bir hesap verme mi?

Enflasyon hedeflemesine geçti­ğimiz 2006 yılından bu yana mer­kez bankasının neredeyse her yıl hükümete yazdığı “Bu yıl enflas­yonu neden tutturamadık?” baş­lıklı açık mektupların da zaman­la anlamını yitirdiğini söylemek zor değil. 2006–2009 dönemin­de, 2001 sonrası reformların gü­cünü arkasına alan ve görece yük­sek bir bağımsızlığa sahip olan bir TCMB’nin, istisnai dışsal şok­lar nedeniyle hedeften birkaç pu­anlık sapmayı bu mektuplar ve­silesi ile açıklaması mümkündü. “Elimden geleni yaptım, sapma benim kontrolüm dışındaki gelişmelerden kaynaklandı” diyebilmesinin piyasa nezdinde kar­şılığı vardı.

Zaman içinde bu mek­tupların kronik hale gelmesi ve hedeften sap­maların giderek büyüme­siyle birlikte, her yıl tek­rarlanan “istisnai dışsal nedenler” kendi başına bir oksi­morona dönüştü. Son on yılda tek hanelerden yüzde 85’lere kadar çıkan enflasyonun, 2025 sonunda hâlâ yüzde 5’lik hedefin altı ka­tı seviyesinde kalmasını bu mek­tuplarla açıklamak imkansız hale geldi.

Açık mektuplarda samimi bir değerlendirme için 2010 sonrası merkez banka­sı bağımsızlığındaki erozyondan, bunun 2018 sonrasında genel bir kurumsal zayıflamaya dönüşme­sinden ve 2021 sonrası uygula­nan irrasyonel politikalardan söz etmek gerekir. Elbette bu tür bir muhasebe merkez bankasını da­ha “hesap verebilir” kılar. Ancak böyle bir mektubun yazılabilmesi için, her şeyden önce hükümetin hedef tutmadığında merkez ban­kasına gerçekten “hesap soruyor” olması gerekmez mi?

Enflasyonun bu coğrafyada toplumsal maliyeti en az hisse­dilen, dolayısıyla siyasi maliyeti de en düşük olan sorunlardan bi­ri olması bu noktada belirleyici. ABD’de Covid döneminde yüzde 9’a çıkan enflasyon, seçimler ön­cesinde yüzde 3’ün altına indiril­miş olmasına rağmen Biden’a se­çim kaybettiren önemli faktörler­den biri oldu. Türkiye’de ise 2021 sonrası hatalı politikalarla yüz­de 85’e tırmanan enflasyon ben­zer bir siyasi maliyet üretmedi. Hal böyle olunca hükümetin bi­rincil önceliği enflasyon olmuyor ve merkez bankasından da gerçek anlamda hesap sorulmuyor.

2025 yılında enflasyonun seyri ve enflasyon beklentileri

Eylül 2021’de enflasyon yüz­de 20’ler civarındayken “bir taşla beş kuş vurma” iddiasıyla başla­tılan faiz indirim süreciyle kont­rolden çıkan enflasyonu, bugün ulaşılan yaklaşık yüzde 8’lik reel faize rağmen hâlâ o seviyelere ge­ri çekebilmiş değiliz. Yaklaşık iki buçuk yıllık sıkılaştırmaya rağ­men hatalı politikaların yarattı­ğı tahribat telafi edilemediği gi­bi, 2026 sonunda dahi yüzde 20’li seviyelerin altına inmek pek olası görünmüyor.

Enflasyondaki düşüşün zayıf­lamasının bir nedeni, büyümeyi önceleyen ve faiz indirimlerinde aceleci davranan yaklaşım. An­cak enflasyonla gelen, ve hatta “enflasyon pahasına gelen” büyü­me tercihi, gelir dağılımını daha da bozduğu için toplumun geniş kesimleri tarafından hissedilmi­yor. Pasta büyüse bile, çoğunlu­ğun pastadan aldığı pay küçülü­yor.

Bir diğer önemli neden ise ma­liye politikası ayağında, talebi baskılamak yerine üretim kapa­sitesini artıracak, gereksiz harca­maları kısacak, dogrudan vergile­rin payını artıracak ve bu suretle enflasyonu düşürecek yapısal re­formların hayata geçirilmemesi ve bunun yarattığı güven kaybı.

Beklenen reformların gelme­mesi, buna ek olarak hukuk sis­teminin siyasallaştığı algısının güçlenmesi hem içeride hem dı­şarıda yatırım iştahını körelterek dezenflasyon sürecini zorlaştırı­yor. Özellikle 19 Mart sonrasında artan siyasi gerginlik ve toplum­sal kutuplaşma ise enflasyon bek­lentilerindeki katılaşmanın arka­sındaki önemli faktörlerden biri olarak öne çıkıyor.

Koç Üniversitesi Hanehal­kı Enflasyon Beklenti Anketi ile TÜFE verilerini birlikte incele­diğimizde grafik 2 ortaya çıkıyor: Yıl içinde gerçekleşen enflas­yon düşüşü beklentileri de geri çekmiş durumda. Bu, ku­rumsal kredibilitenin zayıf oldu­ğu ülkelerde sıkça gördüğümüz bir durum; beklentiler hedeflere değil, gerçekleşmelere bakarak şekilleniyor. Malesef enflasyon beklentilerini kırmanın en mas­raflı yolu, gerçekleşen enflasyo­nu dürüşmek sureti ile beklenti­yi törpülemekten geçiyor. Ancak taralı alanlarla gösterdiğim bazı dönemlerde enflasyon daha hız­lı düşerken beklentilerde benzer bir iyileşme görülmüyor.

Toplumsal kutuplaşma artarken enflasyondaki düşüş yavaşlıyor - Resim : 2

Grafik 2’deki dikkatini çekti­ğim dönemlerin, siyasi kutuplaş­manın arttığı ve farklı siyasi ideo­lojilere sahip grupların enflasyon beklentileri arasındaki farkın açıldığı zamanlara denk gelmesi dikkat çekici.

Toplumsal kutuplaşma artarken enflasyondaki düşüş yavaşlıyor - Resim : 3

Buradan çıkarılabilecek temel sonuç şu: Enflasyonun üç ana kaynağı var; talep baskısı, üretim kapasitesinin yetersizliği ve bek­lentilerdeki yapışkanlık. Son bü­yüme verileri talep tarafında cid­di bir aşırılık olmadığını gösterir­ken, enflasyondaki atalete işaret ediyor. Yani sorun büyük ölçüde beklentilerde kilitleniyor.

Beklentilerin belirleyici oldu­ğu bir ortamda enflasyonu düşür­menin en maliyetli yolu, beklenti yönetiminin kaybedildiği ve faizi yüksek tutarak ekonomiyi yavaş­latmak, hatta resesyona sürükle­mek zorunda kalınan senaryodur. En düşük maliyetli yol ise güve­nilirlik sayesinde sözle beklen­tilerin yönlendirilebildiği senar­yodur.

Bu çerçevede, siyasi kutup­laşmanın beklentiler üzerinde­ki olumsuz etkisini ve bunun ya­rattığı maliyeti görmek zor değil. Son üç ayda enflasyon beklenti­lerinin yüzde 53 civarında yapış­kanlık göstermesi, Merkez Ban­kası’nı 2026 yılı reel faiz politi­kasını belirlerken daha temkinli olmaya zorlayacak.

Yazının başına dönecek olur­sak: Enflasyon sadece enflasyonu göstermez. Enflasyon beklentile­ri de sadece fiyat beklentilerini ölçmez; siyasi tansiyonu, kurum­sal güveni ve yönetime duyulan inancı yansıtır. Merkez banka­sı bu tansiyonu elindeki araçlar­la düşüremez. Ancak beklentile­ri göz ardı ederek de enflasyonu düşüremeyeceğini bildiği için, elinde kalan tek seçenek faizi da­ha uzun süre yüksek tutmak olur. Artan siyasi gerginlik, sonunda daha yüksek faiz ve daha yavaş büyüme olarak ekonomiye geri döner.

Yazara Ait Diğer Yazılar