Trump’ın psikopolitik dokunuşu

Dünya'yı haber kaynağınız olarak eklemek için tıklayın!

Monroe Doktrini’nin güncellen­miş bir versiyonu olan “Don­roe Doktrini” (Donald+Monroe) ge­nellikle ABD’nin stratejik coğrafya­lara yayılma stratejisi olarak okunsa da durum ondan ibaret değil. Olayın bir de psikopolitik boyutu var. Zira Donroe, yalnızca haritaları değil zi­hinleri de hedef alan bir yaklaşım. Özenle ve adım adım hayata geçiri­len, devletler kadar devlet olmayan aktörleri de kendi çerçevesine alan bir büyük stratejinin başlangıcına işaret ediyor.

Donroe Doktrini ABD’nin, dış tehdit­lere karşı savunma iddiasıyla dost ola­rak tanımladığı ülkeleri askeri güvence altına alması üzerine değil, aksine dün­yanın tehlikeli bir yer olduğuna ve kim­senin güvende olmadığına dair bir inan­cı yaymaya odaklanıyor. Üstelik bu yak­laşım sadece küresel ortamda değil, ABD topraklarının bütününde de geçerli. Zira yeni Trumpizm krizi çözülmesi gereken bir sorun olarak değil, iktidarın bizzat kaynağı, bir yönetim biçimi olarak algı­lıyor. Kitleleri mobilize ediyor; muhalif­leri gayrimeşru ilan ediyor ve bu gayri­meşruluğun içerisinde geleneksel kural ve kurumların yetersizliğini göstere­rek, siyasi merkezi temsil eden liderli­ği de yönetme becerisi olan tek kurum olarak sunuyor. Kısaca tasarlanmış bir kaos ortamında krizleri sürekli kılarak, tehdit algısını daimi bir korku rejimi­nin tamamlayıcısı haline getiriyor.

Monroe’dan ilk adımlar

Monroe Doktrini, özünde stratejik bir hamle olarak görülse de kolektif bir kimlik beyanını da içinde barındırıyor­du. Hiçbir kolektif kimliğin bir “öteki” tanımı olmadan kurulmayacağını bili­yoruz; nitekim Amerikalılık kimliği de bundan muaf değildi. 19. yüzyılda ilan edilen Monroe Doktrini ötekinin tarifini Napolyon savaşlarından yorgun düşmüş Avrupa’nın tiranlığı ve karanlık geçmişi olarak kodlarken; Batı Yarımküreyi ise özgürlük ve gelecek fikrinin taşıyıcısı biçiminde tasavvur etmişti. Bu şekilde Amerikan halkına şu temel duygu ver­mek istiyordu: “Biz, yani tepedeki şehrin insanları, köhnemiş Avrupa’nın günah­larından arınmış temiz bir sığınağın ma­sumlarıyız ve diğer masumları savunan son kaleyiz.”

Bu yaklaşım sadece bilinçdışı bir ah­laki üstünlük anlatısı olarak değil, bir dış politika stratejisi olarak da “söylem­de” ABD’nin politikalarını şekillendiren bir düstur niteliğindedir. ABD yönetici­leri en vahşi, en ilkesiz, en yıkıcı ve ya­yılmacı politikalarına bile ahlaki bir baz bulmaya çalışmış; politik meşruiyetleri­ni insan haklarını korumak, zarar veren rejimleri insanlara bertaraf etmek ya da birilerini savunmak idealiyle sağlama­ya çalışmışlardır. Bu anlatının daha en başından itibaren güçlü bir paternalizm barındığını da görmek gerekir. Mon­roe Doktrini’yle birlikte Latin Ameri­ka, ABD tarafından korunması gereken, kendi başına karar verme ehliyeti sınır­lı bir çocuk gibi konumlandırılmıştır. Bu şekilde bir yandan Avrupa kötü ve teh­likeli bir emperyal aktör olarak konum­landırılırken, ABD ise kıtanın “egemeni ve uluslararası polis gücü” olarak koşul­landırmıştır. Nitekim ABD’nin narsistik kişilik bozukluğu tam da bu dönemde ilk belirtilerini göstermeye başlar. Kendisi­ni istisnai, ahlaken üstün ve tarihsel ola­rak seçilmiş gören bir ulusun, çevresini doğal bir nüfuz alanı olarak görmesi şa­şırtıcı değildir. Yaklaşık 130 yıl sürdür­dükleri izolasyonizm stratejisi de bu an­lamda bir yalnızlık tercihi değildir. Ken­di kıtalarından başlayarak inşa ettikleri düzenin ve egemenlik duygusunun za­manla dönüşeceği küresel hegemonya iddiasının ilk adımlarıdır.

Donroe’nun inşası

20. yüzyılın ikinci yarısından iti­baren dünyanın geri kalanıyla tam bir entegrasyona giren ve kimilerin­ce 1990’lardan itibaren sistemin tek kutbu haline gelen ABD’nin daimi yükseliş trendi, inşa ettiği statüko ko­ruyucu kurumların 21. yüzyılda yaşa­nan küresel çaplı krizlere dayanak­sız olması nedeniyle iflas etmiştir. Ne Birleşmiş Milletler, ne NATO ne sınırlar artık yeterlidir. Bu durumun bir iniş/kaybediş ivmesiyle bütün­leşmesi, Rusya’nın askeri, Çin’in ise ekonomik ve kültürel yayılma stra­tejilerindeki başarılarıyla iyice açığa çıkacaktır. Tsunami Amerikan kıtasının kıyılarına ulaşmıştır. Donroe, bu bağ­lamda bir hayatta kalma stratejisidir. Trump’ın bu yeni stratejisi coğrafyalar kadar algıları ve duyguları da hedefle­mektedir. Trump’ın yönetme biçimi kla­sik anlamda rasyonel bir politika inşa­sından çok psikopolitik bir mimaridir. Bu mimarinin arayışı Carl Schmitt’in “egemen, istisnaya karar verendir” ifa­desi çerçevesinde, kuralları uygulayarak değil, kuralları askıya alarak egemen­lik tesis etmektir. Kuraldışı ticari reka­bet, diplomatik restleşmeler, antlaşma­lardan ve örgütlerden çıkış ya da en ya­kın müttefikleri bile hedef alan tehditler olağan düzeni istisna olarak kesintiye uğratır. Bu noktada egemenlik, istikrar üretmekten değil istikrarsızlığı yönet­mekten geçecektir. İtalyan filozof Gi­orgio Agamben, modern siyasetin temel karakterini “olağanüstü hâlin kalıcılaş­tırılması” olarak tanımlar. Donroe yak­laşımı ise istisnayı kural haline getire­rek kriz dilini süreklileştirmek ve daimi acil durum halini normalize ederek sü­rekli tehdit vurgusu üzerinden toplum­ların algı sistematiğini bozmak üzerine temellenmiştir. İnsanların böyle bir or­tamda daha güzel bir dünya beklentisi yerine, daha kötüsünden korunma duy­gusu ile yaşamaları ve korunma talep et­meleri normaldir. Hannah Arendt “sü­rekli belirsizlik içinde yaşayan bireyin dünyayı anlamaya çalışmak yerine ona uyum sağlamaya çalışacağını” söyler. Trump’ın beklentisi de budur ve Don­roe doktrinine göre şekillenen bir dün­yada liderlerin birer umut figürü değil, birer kaygı yöneticisi olarak yükselme­si beklenir.

Yazara Ait Diğer Yazılar