Tüketim kapitalizminden sıfır atık hareketine
“Ben merkezli anlayıştan, insan merkezli anlayışa geçmezsek her şey için çok geç olacak. İşte bu nedenle, sizleri çevre sorunlarının çözümünde rol almaya davet ediyorum” diyor Sıfır Atık Vakfı Onursal Başkanı Emine Erdoğan.
Bu çağrıya 183 ülkeden sağlanan katılımlarla kuvvetli bir destek geldi. Her yıl giderek güçlenen Sıfır Atık Forumu’nda bu yıl, yaklaşık 120 bakan ve 5 binden fazla katılımcı yer aldı.
Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı’nın Forum’da, 16 tarım bakanına mihmandarlık yapması, ikili görüşmelerle ilişkileri güçlendirmesi, gıda kayıplarının azaltılması ve gıda tedarik zincirinin verimliliğinin artırılmasına yönelik çalışmaları dikkate değerdi.
Küresel sistem krizi ve sıfır atık
“Sıfır Atık”, bir kentin çöplerinin geri dönüşmesinin veya tabakta kalan son dane pirincin israf edilmemesinin ötesinde küresel krizler ve sömürü düzenine karşı kaynak kullanım ekonomisi adına bir savunma olarak görülebilir.
“Mutlu olmanın iki yolu var: Ya isteklerinizi azaltacaksınız ya da imkanlarınızı zorlayacaksınız” diyen Dostoyevski aslında tam da işin özünü yakalamış. Kaynaklar sınırlı olmasına rağmen, sürekli olarak arzuları körükleyen tüketim kapitalizminin sonunun geldiği neredeyse herkesin kabul ettiği bir gerçek.
Tüketim kapitalizmi, modernist insanı daha çok tüketime zorladıkça, daha fazla üretim mottoları ile kaynaklar geri dönülemez şekilde aşırı sömürüldükçe, tarihte hiç olmadığı kadar fazla kayıp, atık ve israf oluşuyor.
Aslında çok az konuşulan, en büyük kaynak israfının savaşlarla ortaya çıkıyor olması. Sıfır Atık Forumu’nda damla damla, gram gram sıfır atık hesabı yapılırken, savaşların neden olduğu çevresel felaketler ile milyonlarca ton karbondioksit ve kaynakların geri dönülemez şekilde imha edilmesi pek gündem olmaz. En büyük fosil yakıt kullanıcısı olan savunma bakanlıklarının, savaş makinalarını petrolden elektriğe dönüştürmelerinin başarı hikayeleri anlatılır hep.
Kırılganlıklar ve sıfır atık
Savaşlarla birlikte lojistik yolların uzaması; enerji ve işgücü maliyetlerinin ve gıda kayıplarının artması anlamına geliyor.
ABD/İsrail-İran Savaşı’nda, sadece enerji sevkiyatı aksamadı. Tarımsal üretimin önemli girdisi olan gübre tedariğinde ve fiyatlarında sorunlar yaşandı. Hürmüz Boğazı ve Süveyş Kanalı’ndaki güvensizlik, Avrupa ile Uzak Doğu Asya arasındaki ticareti Ümit Burnu’na kaydırdı. Uzayan lojistik hatlar ve maliyetler, navlun bedellerini 2-4 kat artırırken gıda güvencesini de olumsuz yönde etkiledi.
Aslında Hürmüz ile bölgenin kırılganlıkları su yüzüne çıktı. Bölge ülkelerinin, ihtiyaçlarının %70 ila %95’i oranında denizden su arıtımına muhtaç olması ve arıtma tesislerinin vurulması riski; bölgenin %90’a yakın oranda gıdada dışarıya bağımlı olması, Körfez ülkelerinin kırılganlığını ortaya çıkardı.
Ayrıca savaş ortamında artan risk ve belirsizlikler, üretim planlamalarını aksatarak kaynak israfına yol açıyor.
Türkiye’nin jeostratejik konumu; doğu ile batı, güney ile kuzey arasında, yumuşak gücünü de kullanarak giderek bir koridor ve stratejik gıda merkezi olmasını sağlıyor.
Savaşla uzayan lojistik yollar karşısında, merkezinde Türkiye’nin yer aldığı yeni lojistik yollarla daha kısa alternatifler sunabilmesi her geçen gün ümitleri artırıyor. Ayrıca küresel krizler arttıkça, gıda milliyetçiliği yükseliyor ve ülkelerin stratejik gıda rezervleri de artıyor. Sonuçta depolanan devasa miktardaki gıdanın neden olduğu kayıplar büyüyor.
Ezcümle; Sıfır Atık Vakfı’nın girişimlerini, çökmekte olan küresel gıda sistemine karşı akademinin, sivil toplumun, siyasetin, iktidarların ve kanaat önderlerinin bir araya gelerek çözüm arama çabası olarak değerlendirmek ve sıfır atığı, küresel krizlerin ve savaşların yol açtığı belirsizlik ortamında, Türkiye için bir milli güvenlik meselesi olarak görmek gerekiyor.