Ucuz döviz büyüme şeklimizin bir sonucudur
İş insanlarımız ve ekonomi yorumcularımız zaman zaman ülkemizde yaşanan sanayisizleşme sürecine kamuoyunun dikkatini çekmeye çalışıyorlar. Hatta bazıları, iktisadi gelişmeyle yaşanması beklenen bu sürecin ülkemizde olması gerekenden daha erken başladığını iddia etmektedir.
Kalkınma ekonomisi literatürüne göre, kişi başına gelir üzerinden sanayisizleşmedeki eşiğin 25.000-30.000 dolar olduğu ifade edilmektedir. Eğer bir ekonomideki kişi başına gelir bu düzeyin altındayken sanayisizleşme süreci başlıyorsa, buna “erken sanayisizleşme” deniliyor.
Aslında kişi başına gelirin referans alınması, ekonominin yapısına yönelik basit bir göstergedir. Gerçek neden ise ekonomideki sermaye birikiminin seviyesi konusunda da basit bir gösterge olmasıdır.
Sermaye birikimi ve kişi başına gelir ilişkisi
Kişi başına gelir ile sermaye birikimi seviyesi konusunda, kısmen el yordamıyla bir fikir oluşturulmaya çalışılmaktadır. Sermaye birikimini optimum seviyeye çıkarmış bir ekonomi için, sermayeden beklenen getirinin yüksek tutulması amacıyla sermaye birikiminin daha düşük olduğu sektörlere yönelmek gerekiyor.
En azından iktisat bilimi buna işaret ediyor. Ancak içinde bulunduğumuz çağın kısıtları, geçmişte olmadığından çok daha fazla. Küreselleşme ve teknolojik gelişmeyle birlikte teknolojiye erişim kolaylıkları, ülkelerin sermaye birikiminin geçmişteki kurumsal yapıların dikte ettiği seviyelerin çok altında optimuma gelmesine yol açıyor. Eskiden finansmana erişimde yaşanan zorluklar, sanayide ulaşılması arzulanan sermaye birikim seviyelerini yukarılara çıkarmaktaydı.
Oysa bugünkü ekonomik koşullar, bu seviyenin düşmesine ve böylelikle ülkelerin sanayide erkenden doygunluğa ulaşmasına neden olmaktadır. Türkiye gibi ülkelerin kontrolü dışında gerçekleşen bu tarz yapısal değişimlerin yönetimi de giderek zorlaşıyor. Sanayisizleşme ile özel olarak hizmetler sektörü, genel olarak ise ticarete konu olmayan mal sektörleri (non-tradables) ekonomide önem kazanır. Ancak birbirinden farklı bu iki sektörün gerektirdiği ekonomik yönetim tarzları da oldukça farklıdır.
Birçok etkisinin yanında, sanayisizleşmenin Türkiye gibi ekonomilerde iki konuda ekonomi yönetiminde fark yarattığını söyleyebiliriz. Bu farklılıklar, bugünkü ekonomi yönetiminin uygulamalarının arkasındaki motivasyonu anlamamıza yardımcı olacak ve yapacağımız yorumlara yol gösterici olacaktır.
Sanayisizleşmenin iki önemli nedeni
Sanayisizleşmeyi doğuran en önemli kurumsal düzenleme kaynağı küreselleşmenin bizzat kendisidir. 1980’den beri özellikle mal ticaretinin serbestleşmesi, ülkelerin ticaret rejimlerinde zorunlu bir dönüşüme yol açarak sanayi mallarının ticaretini motive edecek tarzda ekonomi politikalarının izlenmesine neden olmuştur.
Bu yolla özellikle ihracatçı sanayi sektörlerinin karlılıklarını artıracak politikaların önemi artmıştır. Bu politikalar, Çin’in devreye girmesiyle büyük bir darbe almıştır. Türkiye gibi ülkeler için avantaj olarak görülen serbest ticaret, Çin’in varlığıyla herkes için dezavantaja dönüşmüştür. Bugün Çin, küreselleşmenin olanaklarını sonuna kadar kullanarak dünyada sanayi üretiminin tartışmasız lideri olmak üzeredir. Artık birçok gelişmekte olan ülkenin sanayide Çin ile rekabet edebilecek imkânı yoktur.
Çin şirketlerinin girdiği her alanda zorlu bir rekabet yaşanmakta ve sonunda kazanan büyük ölçüde yine Çin şirketleri olmaktadır. Artık Çin, büyük ölçüde dünyadaki fiziki sanayi üretiminin merkezidir. Türk firmaları da bunu her geçen gün daha çok hissetmektedir. Geleneksel pazarlarımızda her geçen gün yeni bir Çin firması ortaya çıkmakta, bazen de bu pazarlardaki hakimiyetimizi sonlandırmaktadır. Bunun en güzel örneği Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ve Azerbaycan’dır. Orta Doğu ve Avrupa’dan bahsetmeye gerek bile yoktur.
Değerli kur amaç mı, sonuç mu?
Sanayisizleşmeyle birlikte hizmetlerin yükselişinin bir sonucu da kur konusundaki beklentilerimiz ve yönetim biçimimizdir. Sanayisizleşmenin önemli olduğu dönemlerde “gerçekçi kur” uygulaması, dönemin ekonomi politikalarının ayrılmaz bir parçasıydı. Ancak ekonomide hizmetlerin yükselişe geçmesiyle bu politika uygulaması da boşa düşmektedir.
Borçlanma olanaklarının artması ihracat gelirlerine bağımlılığı azaltırken, kamu otoritesinin büyüme için hizmetlere yönelmesini kolaylaştırmıştır. Artık sanayi ile pahalı döviz politikasına da ihtiyaç azalmıştır. Aksine arzulanan durum, yerelde üretilen hizmetlerin (sanayinin değil) daha pahalı ve daha karlı olmasıdır.
Borçlanma büyük ölçüde en önemli döviz kaynağı olduğu için TL varlıkların değerli olması bir zorunluluktur ve bu zorunluluğun yerine getirilmesi de TL’nin değerli olmasını gerekli kılmaktadır. Dolayısıyla hizmet ağırlıklı olarak büyüyen ve ekonomide hizmetlerin payının kontrolsüz bir şekilde arttığı bir ekonomide politika yapıcıları, kaçınılmaz olarak değerli TL politikası izlemek zorundadır.
Bizim enflasyonla mücadele meselemize bir de bu açıdan bakılmalıdır.