Üniversite giriş sistemi üzerine bir analiz

Serbest Kürsü
Serbest Kürsü

Prof. Dr. Yıldırım ÜÇTUĞ

Atılım Üniversitesi Rektörü

Ülkemizde 1974 yılından bu yana tüm üniversiteleri kapsayan ve ÖSYM tarafından yürütülen bir üniversiteye giriş sınavı ve yerleştirme işlemi uygulaması bulunmaktadır. Aradan geçen 50 yıla yakın sürede bu sınav çeşitli değişikliklere uğramış, kimi zaman tek sınav yapılmış, çoğunlukla farklı zamanlarda ya da aynı anda iki sınav uygulaması tercih edilmiş, puanlama sistemi çeşitli defalar değişikliklere uğramış ve fakat sistemin temelinde önemli değişikliklere gidilmemiş veya bu tür değişikliklerden sürekli kaçınılmıştır. Ancak üniversite giriş sınav sisteminin sorunsuz çalıştığı hiçbir zaman iddia edilememiş, sürekli farklı mülahazalarla sistem eleştirilmiştir. Ben bu analizimde konuya bugüne kadar pek az tartışmaya açılan farklı bir pencereden bakmaya ve bir dizi öneri getirmeye çalışacağım.

Öncelikle ifade etmek gerekir ki birçok ülkede üniversiteye giriş için bir sınav uygulaması bulunmaktadır. Bunların içerisinde en yaygın modeller, lise mezuniyet sınavları (Baccalauréat veya Abitur gibi) ya da lise mezuniyeti dışında uygulanan sınavlardır (SAT gibi). Birinci modelde aslında ölçülen kavram öğrencinin lise mezuniyetinde yeterli bir bilgi kıvamına gelip gelmediği, bir diğer deyişle öğrencinin liseden mezun olup olamayacağıdır. Bu sınavlar hâlâ orta öğretimin bir parçasıdırlar ve orta öğretimi tamamlamanın koşuludurlar. Burada önemli bir ayrıntı da lise mezuniyet sınavlarının büyük ölçüde lise son sınıf müfredatı üzerine kurgulandığıdır.

İkinci modelde ise öğrencinin lise mezuniyet not ortalamasının lise mezuniyeti için yeterli bir bilgi ve veri oluşturduğu kabul edilmekte, son bir sınavla lise bilgisinin tekrar değerlendirilmesi beklenmemekte ve öğrenciye yükseköğretime hazır olup olmadığını ölçecek bir test uygulanmaktadır. Artık bu sınav ortaöğretimin bir parçası değildir ve öğrencinin lise mezuniyetini sorgulama amacı gütmemektedir.

Ülkemizde uygulanmakta olan sistem ise bunlardan ikisiyle de örtüşmemektedir. Sınav ortaöğretim sisteminin bir parçası değildir; buna karşılık tüm ortaöğretim bilgisini ölçmek üzerine tasarımlanmaktadır. Sınav ortaöğretimin sorumluluğunu üstlenmiş olan MEB tarafından değil de üniversiteye girişleri düzenlemek için oluşturulmuş bir diğer kurum olan ÖSYM tarafından uygulanmaktadır. Bunun ötesinde, belli düzeyde fikir alışverişleri yapılmakla birlikte sınavın yapısı, kurgusu ve değerlendirilmesine ilişkin birçok karar YÖK tarafından verilmektedir. Sonuç olarak, ortaöğretimin bir parçası gibi olan sınav (çünkü tümüyle ortaöğretimdeki bilgi ve kazanımlar ölçülmektedir) ortaöğretimin karar vericisi olmayan bir kurum tarafında düzenlemekte ve uygulanmaktadır. Ve ne yazıktır ki bu sınav ortaöğretimi tümüyle şekillendirmekte ve ortaöğretim sisteminin neredeyse belirleyicisi haline gelmektedir. Buna en çarpıcı örnek, ülkemizin ortaöğretimde hiçbir şekilde öğrencilere yabancı dil öğretememesi olarak ortaya çıkmaktadır, çünkü üniversite giriş sınavında yabancı dil bilmenin hiçbir getirisi yoktur, bundan ötürü de ortaöğretimde hiçbir öğrenci yabancı dil öğrenmek için çaba sarf etmemektedir.

Şu tür söylemleri sıklıkla işitmekteyiz: “Sınavda bir matematik, bir Türkçe sorusu dahi çözemeyen yüzbinlerce öğrenci var!”. Bu söylem aslında bu tartışmanın belki de kilit noktasını oluşturuyor çünkü çok açık ki ortada yanlış yapılan bir şey var. MEB kendine bağlı liseler marifetiyle bu öğrencilere lise mezuniyet diploması veriyor; yani bu öğrencilerin kendi plan ve hedefleri doğrultusunda belli kazanımlara ve başarımlara sahip olduğunu resmen tescil ediyor. Ancak, diğer bir kurum bu yüzbinlerin tek bir matematik veya Türkçe sorusu bile çözebilecek düzeyde olmadığını kanıtlarıyla ifade ediyor.

Bu gerçekten hareket ederek mantıksal iki çıkarım yapılabilir: ya öğrencilerin lise diplomaları sorgulanmalıdır (MEB hedeflediği kazanım ve başarı seviyelerine hiçbir şekilde ulaşamamış öğrencileri mezun etmektedir) ya da sınav sorgulanmalıdır. Ülkemizde bugüne kadar çoğunlukla MEB sorgulanmış ve ortaöğretimde “öğrencilerin hiçbir şey öğrenmeden mezun oldukları” iddia edilmiştir. Ancak burada, az önce belirtilen bir konu atlanmış ve ortaöğretimi aslında üniversite giriş sınavının şekillendirdiği ve MEB’in oluşturduğu plan ve hedeflerin belki de bu sınav sistemi yüzünden işlemez hale geldiği pek az gündeme getirilmiştir.

MEB sistemi içerisinde yanlış ve eksiklikler mutlaka mevcuttur. Özellikle ortaöğretimde sınıfta kalmanın neredeyse imkânsız hale geldiği bir sistemde öğrencilerin yeterli bilgi ve becerilerle donatılmadan mezun olabilecekleri beklenmedik bir durum değildir. Ancak MEB tarafında bu sorunlar tümüyle çözülse bile üniversite giriş sistemindeki aksaklıkların çözülebileceği fazlasıyla kuşkuludur çünkü benzer aksaklıklar 50 yıla yakın süredir (sınıfta kalma vb. uygulamaların olduğu yıllar da dâhil olmak üzere) hep yaşanagelmiştir.

Buraya kadarki analizi özetlersek, MEB kendi eğitim-öğretimini tekrardan ölçecek bir sınav yapmaya ihtiyaç duymamaktadır (lise mezuniyet sınavları 1974’ten sonra kaldırılmıştır) ve kendi müfredatı, hedefleri ve kaçınılmaz olarak üniversite sınavının yönlendirmeleriyle birlikte lise mezunları vermektedir. Bunu izleyen zamanda diğer bir kurum üniversite için öğrenci seçme görevini üstlenmekte ve ortaöğretimin tüm bilgisini (Baccalauréat sistemindeki gibi büyük ölçüde lise son bilgisini de değil) yeniden sorgulayarak (bir anlamda lise diplomasını sorgulayarak) yeni bir sınav uygulamaktadır. Yani üniversite giriş sınavı yukarıda belirtilen birinci modelde olduğu gibi ortaöğretim parçası değildir ama ikinci modeldeki gibi ayrık bir sınav da değildir.

Mevcut sistemin sorunları

Ülkemizde birçok sistem ve uygulama ne yazık ki güvensizlikler üzerine kurgulanmıştır. Üniversite giriş sisteminin mevcut haliyle sürdürülmesinde de iki temel güvensizlik unsuru egemendir: bunlardan ilki ortaöğretim sistemindeki notlandırmaya olan güvensizlik (bunun maalesef çok sayıda kanıtı da vardır), diğeri ise üniversitelerin kendi başlarına öğrenci seçemeyecekleri konusundaki güvensizliktir. İlk husus ortaöğretim dışında bir sınavı zorunlu hale getirmekte, ikincisi ise ÖSYM’nin sınav yapmak ötesinde bir de öğrencileri yerleştirmesi görevini üstlenmesine neden olmaktadır. Bu son konuya ileride tekrar döneceğim ama bu aşamada dünyanın çoğu ülkesinde üniversiteye girişte bir sınav uygulanmakla birlikte hemen hiçbir ülkesinde bu sınava dayanılarak merkezi bir yerleştirme yapılmadığının da altını çizmekte fayda görüyorum.

Birinci konudaki güvensizliğin izale edilmesinin çok zor olduğu kabulüyle ve çoğu ülkede bir sınav uygulaması yapıldığı gerçeğinden hareketle üniversiteye girişte ayrı bir sınav yapılıyor olması kaçınılmaz sonuç olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak kilit soru bu sınavın nasıl ve ne şekilde olması gerektiğidir. Analizin başında belirttiğim gibi mevcut sınav sorunlar içermekte ve sürekli eleştirilmektedir. Dolayısıyla mükemmele ulaştığını iddia etmek mümkün değildir. Bunun en somut kanıtı bir kez daha tekrar etmek gerekirse “yüzbinlerce öğrencinin tek bir Matematik veya Türkçe sorusu çözemiyor” olduğudur.

Bu söylemin hiç tartışmasız doğru karşılığı sınav sorularının sınava giren kitleye hiçbir şekilde uymuyor olduğu gerçeğidir. Bu konuya ilişkin bir dizi argüman söz konusudur.

1) Analizin başlarında da belirtildiği gibi mevcut sınav ortaöğretimin bir parçası değildir; dolayısıyla ortaöğretimi değerlendirmek gibi bir amaç taşımamalıdır. Ortaöğretimden mezun olan kişilerin bir üst öğretime, yani yükseköğretime geçip geçemeyeceklerini, yükseköğretim yapabilecek kapasiteye sahip olup olmadıklarını ölçmeyi hedefleyen bir sınav olmalıdır. Aslında bir önceki öğretimin parçası olmayan hiçbir sınav bu öğretimi sorgular veya test eder şekilde olmamalıdır ve olamaz. Üniversite giriş sınavı ortaöğretimi, lisansüstüne geçiş sınavı üniversite eğitimini, TUS altı yıllık tıp lisans eğitimini test etmemelidir. Ülkemizde bunun en güzel örneği, benim de oluşmasına büyük ölçüde önayak olduğum ALES sınavıdır. Lisansüstüne geçiş amacıyla kullanılan bu sınav tam da yukarıda belirtilen ana sorunun çözümü için önerilmiş ve uygulanmaya konulduğundan bu yana çok az değişiklik geçirerek ve hemen hemen hiç tartışmaya açılmadan, eleştirilmeden uzun yıllardır yürütülegelmiştir. Bir üst eğitime geçiş için önceki eğitimin bir parçası olmayan (önceki eğitimin tamamlayıcısı olmayan) bir sınav tasarımlandığında bu sınavın ana felsefesi kişinin önceki eğitim düzeyinde bir sonraki seviye için gereken entelektüel olgunluğa erişip erişmediğinin ölçülmesi olmalıdır. Lisansüstü örneğinden hareket edersek bir üniversite mezununun lisansüstü çalışma yapabilmesi için temel analitik becerilerinin ve dile yönelik sözel kapasitesinin yeterli olması önemlidir. ALES olsun GRE olsun, tümüyle aynı amaçları taşıyan iki sınavdır. ALES’te veya GRE’de mimarlık ile ilgili, hukuk ile ilgili, veterinerlik ile ilgili bilgi sorularının olmaması ne Türkiye’de ne de GRE kullanan ülkelerde yıllar içerisinde lisansüstü yapmaya hak kazananların bilgi veya becerilerinde bir sıkıntı oluşturmamıştır çünkü bilgi seviyesi zaten kişinin lisans ortalamasının içerisinde yer almaktadır. Keza, TUS tıp mezununun anatomi veya fizyoloji bilgisini test etmemeli, uzmanlık yolunda ilerleyebilmesi için temel hekimlik beceri ve nosyonlarına sahip olup olmadığını irdelemelidir. ABD’de uygulanan benzer bir sınavda, örneğin, adaylara semptomlar verilmekte ve teşhis, tedavi ile ilgili sorular sorulmaktadır. Dolayısıyla, üniversite giriş sınavında da, benzer şekilde, adaylara ortaöğretim bilgisi sorulamamalı, adayların yükseköğretim yapabilecek temel analitik ve sözel becerilere sahip olup olmadıkları ölçülmelidir. ABD tarafından uzun yıllardır kullanılan SAT sınavı iki bölümden oluşur: analytic ve verbal. Dikkat edilirse kullanılan adlar bile amacı net bir şekilde ortaya koymaktadır: adayın yükseköğretim yapabilmek için gereken analitik düşünme becerisi var mıdır, adayın kendi dilini anlama ve kullanmambecerisi var mıdır? ABD’de üniversiteye geçişte bir veri olarak yıllardır kullandığı bu sınavda Fizik, Kimya, Biyoloji, Tarih, Coğrafya sorusu olmaması veya “analitik” soruları içerisinde integral, trigonometri vb sorular bulunmaması ABD’de yükseköğretime geçen kişilerin yetersiz olduğu anlamına hiçbir zaman gelmemiştir.

2) Üniversite giriş sınavı, elit öğrencileri seçmeye yönelik bir sınav değildir. Türkiye’nin en üst seviyedeki birkaç üniversitesine yönelik olarak yapılıyor olsaydı bu seviyedeki öğrencileri birbirlerinden ayırt etmek için ayrıntılı, zor soruların olması bir ölçüde anlaşılabilir olurdu. Ama mevcut haliyle bu sınava her sene yaklaşık iki buçuk milyon aday girmekte, bir başka deyişle ortaöğretimi tamamlayan herkes yükseköğretime geçiş için bu sınavı bir araç olarak kullanmaktadır. Tabi burada belirtilmesi gereken önemli bir konu da, bu sınavın ne yazık ki yıllar içerisinde araç olmaktan çıkıp bir amaç haline dönüşmesi ve bunun, daha önce de belirtildiği gibi, ortaöğretimi büyük ölçüde şekillendiriyor olmasıdır. Sınavın bir kitle sınavı olduğu gerçeğinden hareketle soruların kitlenin genel yapısına uygun seçilmesi büyük önem taşımaktadır. Matematik testinin ortalamasının 40 soru üzerinden bir veya iki çıkması test felsefesi açısından tümüyle hatalıdır. Ortalaması 40 üzerinden bir veya iki çıkan bir sınav sonuçta hiçbir şeyi ölçmüyor demektir. Sınavda elbette ki 40 matematik sorusunun tamamını veya tamamına yakınını yapan bir grup öğrenci çıkacaktır, ama az önce de belirtildiği gibi, testin amacı en üst düzey üniversitelere yerleşecek birkaç bin öğrenciyi seçmek değildir. Bu nedenle sorular genel kitleye yönelik olmalı ve gerçekten yükseköğretim yapmak isteyenleri seviyeleri, yetenekleri ve becerileri doğrultusunda kendilerine uygun bir programa yönlendirebilmelidir. Aksi halde, mevcut durumda ortalamanın 40 üzerinden 1-2 çıktığı bir sınavda bir kişinin tesadüfen verdiği fazladan bir doğru veya yanlış cevap bir anda on binlerce kişinin önüne geçmesine veya gerisine düşmesine neden olmakta ve en üst grup için seçici olan sınav geniş kitleler için tümüyle anlamsız hale gelmektedir.

3) Sınavda sorulan sorularla ilgili bugüne kadar pek gündeme getirilmeyen bir konu da bu soruların neyi amaçladığı ve neye hizmet ettiğidir. Örneğin Matematik testinde, integral, trigonometri, olasılık, türev, limit, lineer cebir, karmaşık sayılar vb. konularda niçin soru sorulmaktadır? Bu sorunun cevabı MEB bu konuları ortaöğretimde iyi öğretiyor mu, onu test etmek için soruyoruz olamaz. Muhtemel cevap ‘üniversite adayları bu konuları iyi öğrenmiş mi, o yüzden bu sorular soruluyor’ şeklinde olacaktır. Bu sava karşı benim sormak istediğim soru ise şu olacaktır: üniversite adaylarının bu konuları sınavda sorulan düzeyde öğrenmeleri gerekmekte midir? Hayatının 32 yılını çeşitli kademelerde üniversite yöneticiliği yaparak geçirmiş biri olarak hemen hemen her disiplinin müfredatları hakkında az çok fikrim var. Bunun ötesinde, yukarıda sayılan konuların en çok kullanıldığı bir disiplinde eğitim alma şansım da oldu. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, matematiği en çok kullanan disiplinlerden biri olan mühendislikte bile belki bir tek Elektrik Elektronik Mühendisliği dışında bu matematik konularının pek azı kullanılıyor. Oysa üniversitede Tıp, Mimarlık, Hukuk gibi alanlarda eğitim almak isteyen ve iyi bir üniversitede okumak isteyen öğrenciler bu sorulara cevap vermek zorundalar. Niçin? Tıp eğitiminde basit düzey istatistik dışında Matematik hiç yok, Hukuk eğitiminde tek bir Matematik dersi yok, Mimarlıkta giriş düzeyinde basit bir tane Matematik dersi var genellikle. O halde, tıp adayı, hukuk adayı bir öğrenci, niçin limit, türev, integral bilmek zorunda? Ne eğitiminde ne mesleki hayatında hiç kullanmayacağı bir konuyu derinlemesine öğrenmek için neden enerjisini, gençliğinin en güzel günlerini ve de parasını harcamak zorunda? Niçin 19 yaşındaki gençler ve onların aileleri amaçları uğruna bir gayret içine giremiyorlar da amaca dönüşmüş bir araç için tüm güçlerini harcamak zorunda kalıyorlar?

4) Eğitimimiz ve buna bağlı olarak sınavlarımızla ilgili bir diğer sorun da çağa uyum sağlamakta güçlük çekiyor olmamız. Bugün sorumluluk mevkiinde olanlar olarak hepimiz teknoloji öncesi çağa aitiz; yani bilginin ancak zor ulaşılan kitaplarda bulunduğu ve dolayısıyla büyük ölçüde beynimizde taşınmasının gerektiği çağlara… Oysa bugün her türlü bilgi herkesin cebinde onunla birlikte dolaşıyor. Ayrıntılı bilginin beyinde taşınmasına artık gerek kalmadı. Onun yerine beyinde bilginin özümsenmiş hali, nasıl kullanılacağına ilişkin ipuçları, var olan bilgiyle yeni bilginin nasıl üretileceğine dair beceriler bulunmak zorunda. Oysa ne yazık ki, hâlâ eğitimde bilgi ağırlığı ön planda, sınavlarda hâlâ bilgi aranıyor. Bir mühendislik hocası olarak ortaöğretimden mezun bir bireyin türev ile ilgili olarak ‘zaman içinde değişen herhangi bir şeyin değişim hızı olduğunu’ bilmesinin yeterli olduğunu düşünüyorum; yoksa türev tekniklerini tüm ayrıntılarına kadar öğrenmiş olmasını değil. Zaten artık türev alan yazılımlar mevcut; bizim neslin elle aldığı türevleri yakında cep telefonlarımız alır hale gelecek. Ama üniversite sınavına giren on binlerce öğrenci bu sınavı geçmek adına binlerce türev tekniği sorusu çözüyor ve ne yazık ki belki binde biri yukarıda sözünü ettiğim türev tanımını bilerek üniversiteye geliyor. Hukuk eğitimi almak hayali kuran bir öğrencinin türevle ilgili binlerce soruyu çözmek için harcadığı emek, zaman ve paraya yazık değil mi? Bundan daha büyük bir avare kasnaktan söz edebilir miyiz?

Yerleştirmenin sorunları

Daha önce de ifade edildiği gibi üniversiteye giriş için sınav sistemi uygulayan hemen hiçbir ülkede bu sınav sonuçlarına dayanılarak merkezi bir yerleştirme işlemi uygulanmamaktadır. Ülkemizde bunun uygulanma sebebi insanlarımıza olan güvensizliktir. Burada dürüstçe şu soruların sorulması gerekmektedir: sistemimiz, yapımız gençlerimizin eğitimi için kendilerine güvendiğimiz üniversite hocalarına, üniversite yöneticilerine mi güvenmemektedir? Üniversiteler kendi öğrencilerini kendileri seçecek duruma gelirse torpille mi öğrenci alacaklardır? Siyasiler veya bürokratlar mı kendilerine güvenmemektedir? Böyle bir uygulama olursa üniversitelere baskı mı yapacaklardır ya da baskı yapmaları için baskıya uğrayacaklarından mı endişe etmektedirler? Ülke olarak her aşamada, her düzeyde liyakat felsefesini benimsetme, oturtma anlayışından kendimizi çok mu uzakta hissetmekteyiz ki binlerce kişinin siyasetten, bürokrasiden, akademik dünyadan kendi çocuklarını hak etmedikleri halde şu veya bu üniversiteye yerleştirmeleri için ricacı olacaklarından korkulmaktadır? Bu güvensizlik ve endişenin yarattığı ucube bu yüzden mi göz ardı edilmekte ve “ÖSYM/YÖK yerleştirmeyi yapsın, bizim de başımız ağrımasın” mantığı galebe çalarak neredeyse gençlerimizin hayatlarına kastedilmektedir?

Yerleştirme sistemi temelde çok ciddi bir soruna neden olmaktadır: O da sınavın yılda bir kez yapılıyor olması. Üniversite giriş sınavıyla ilgili yıllardır yaptığım en temel eleştiri bu sınavın çok fazla “görünür” olmasıdır. Dünyada kaç ülkede üniversite giriş sınavının, sınav günü gazete manşetlerinde, televizyon haberlerinde en ön sıralarda yer aldığını merak ediyorum. “Görünür” olmaktan asıl kastım ise insan hayatındaki bazen geri çevrilemez etkileri. Liseye geçen bir öğrenciye toplumun tüm kesimleri –ailesi, öğretmenleri, arkadaşları, tüm çevresi, dış etkenler- tek bir mesaj vermeye başlıyor: dört yıl sonra üniversite sınavına gireceksin. Artık bu gencin hayatta tek bir amacı var: üç-dört saatlik tek bir sınavda başarılı olmak, kendini ailesine, arkadaşlarına kanıtlamak, laf işitmemek, o üç-dört saatlik sürede hastalanmamak, öncesinde kolunu kırmamak, kazaya uğramamak. Yoksa... Yoksa bir sene gidiyor. Ailenin, gencin tüm emekleri heba oluyor. Bir insan kısacık bir ömrün bir senesini üniversite sınavındaki üç-dört saatlik performansa bağlı olarak kaybedebiliyor. Bunun yarattığı maliyet, maliyeti bir kenara bırakalım, 19 yaşındaki gencin psikolojisi üzerinde yarattığı tahribat, ne yazık ki, hiç hesaba katılmıyor.

Yerleştirme sisteminin bir diğer sonucu da bugüne kadar hiç tartışılmadı maalesef. Mevcut haliyle ben yerleştirme sistemini ve buna bağlı olarak ÖSYM tarafından yayınlanan kılavuzu “üniversite ile öğrenci arasında YÖK’ün şehadetinde hazırlanmış ve imzalanmış bir sözleşme” olarak tanımlıyorum. Eğitimi üniversite veriyor, seçimi öğrenci yapıyor ama YÖK tanık konumunda çünkü yerleştirmeyi YÖK/ÖSYM yapıyor. Öğrencinin her zaman YÖK’e dönerek “beni bu üniversiteye yerleştirdiniz ama şu konuda burada bir aksaklık var” deme hakkı ve durumu mevcut. Zaten öğrenciler de bunu yapıyor. Sözleşmeye yerleştirme süreci dolayısıyla tanıklık yapmış olan YÖK de doğal olarak kendisini sorumlu hissediyor ve yükseköğretimin her sürecine müdahale etmek durumunda kalıyor. Buna bağlı olarak yükseköğretim mevzuatı her geçen gün biraz daha şişiyor. Yatay geçişin en ince ayrıntıları, çift anadalın tüm detayları, İngilizce eğitiminin tüm kuralları YÖK tarafından belirlenmeye çalışılıyor. 200’ün üzerinde farklı yapı ve misyona sahip üniversite bu tek tip mevzuatın içine itilmek zorunda kalıyor. Oysa, üniversitelerin işlemleri için zaten yargı yolu mevcut. Yani bir üniversite, hakkaniyet dışı bir uygulama yaparsa, bunun cevabını yargıya vermek zorunda. Ancak, YÖK, yaptığı tanıklığın verdiği sorumluluk ve yetkiyle kendi yerleştirdiği öğrencilerin haklarını korumak kaygısıyla en ayrıntılı kuralları peşinen belirliyor ve bunlara istisnasız herkesin uymasını bekliyor. Üniversite özerkliği denilen kavram bu durumda sadece sözde kalmaya devam ediyor.

Öneriler

Bu analizin ışığında önerim adayların, SAT veya ALES türü, temel matematik, Türkçe ve yabancı dil bilgilerini sınayan ve senede birden fazla uygulanacak bir sınavda alacakları puanla üniversitelere başvurmaları ve üniversitelerin kendi öğrencilerini seçmeleridir.

2000’li yılların başlarında sınavın ağırlığı, bunun yarattığı yük ve dershane sisteminin içinden çıkılmaz bir boyut aldığı düşünceleriyle YÖK ve ÖSYM’ye sınavın içeriğinin hafifletilmesi yönünde bir dizi öneride bulunmuştum. Bu öneriler içerisinde sınavda en fazla lise 1 düzeyinde temel bilgiler sorulması, sınavın yılda birkaç kez yapılması, lise üçüncü sınıftan itibaren öğrencilerin bu sınava girebilmeleri ve bilahare kendileri başvuru yaparak seçimin üniversitelere bırakılması hususları vardı. Bu öneriler içerisinde o dönemde yalnızca ilki kabul gördü ve sınavın içeriği hafifletildi. Lise ikinci sınıftan itibaren okutulan konular sınav kapsamı dışında bırakıldı. Bu uygulamaya en ciddi itiraz olarak “lisenin geri kalan sınıflarından soru sorulmazsa öğrenciler o derslere çalışmaz, o konuları öğrenmezler” şeklinde oldu. Aslında bu söylem yine yukarıda belirttiğim bir savın ne yazık ki kanıtlayıcısı durumunda. Yani lise eğitimi sadece üniversite sınav odaklı bir hal almış durumda. Ülkemizin en önde gelen eğitimcileri bile sınavda şu konuda soru sorulmazsa öğrenciler o konuya lisede çalışmazlar diyebiliyor. Oysa eğitime gönül vermiş, eğitimle ilgili kararları alma mevkiinde olan herkesin tüm topluma vermesi gereken bir mesaj var: Üniversite giriş sınavı bir amaç değil bir araçtır. Her düzeyde eğitim bir sonraki eğitimin alt yapısını oluşturur. Lisede aktarılmaya çalışılan bilgi ve beceriler yükseköğretim için önemlidir yoksa yükseköğretime geçiş sınavı için değil. Ama, iyi niyetli ama bence sığ yaklaşımlar bir yandan, üniversite giriş sistemini bir endüstriye çevirmek için uğraşanlar bir yandan yıllardır yanlışları pompalayarak mevcut çarpık sistemin oluşmasına katkıda bulundular ve sürdürülmesi için de hâlâ çaba sarf ediyorlar.

Sınavın içeriğinin hafifletildiği dönemlerle ilgili ne üniversitelerde ne ÖSYM tarafında ciddi bir araştırma ve karşılaştırma yapıldığını sanmıyorum ama o dönemlerde seçilen öğrencilerin üniversite eğitimi almaya layık olmadığını da düşünmüyorum. Aksi takdirde ABD’de SAT ile yerleşen öğrenciler yükseköğretimde ciddi sorun yaşıyor olurlar ya da ALES’le lisansüstü programlara kabul edilen öğrenciler lisansüstünde ciddi başarısızlık yaşarlardı. ABD’de ortaöğretimin bizdekine göre çok daha etkin olduğu görüşünde de değilim çünkü ABD lise müfredatının Türkiye’dekinden daha gelişkin olmadığını biliyorum. “İntegral, türev bilmeden üniversiteye geliyorlar” savının geçersizliğine de yukarıdaki bölümlerde atıf yapmıştım. Bir kez daha tekrar etmek gerekirse, türev bilmek türevin anlamını bilmektir ve ne yazık ki binlerce teknik test sorusu içerisinde kaybolan öğrenciler hali hazırda da üniversiteye türevin anlamını bilmeden gelmektedirler ve bunu üniversite sıralarında öğrenmektedirler. Ayrıca bu tür bilgilerin çok az disiplinin üniversite eğitiminde veya uygulanmasında kullanıldığının da bir kez daha altını çizeyim.

Kendi dilinde yazılı bir metni okuma, anlama gibi hususların ne kadar önemli olduğu sanırım herkesin hemfikir olduğu bir konudur. Bu nedenle sınavın Türkçe okuma, anlama gibi konuları içermesi doğaldır ve bu şekilde devam etmelidir.

Ancak, ülkemizin kanayan bir diğer yarası yabancı dildir. MEB elinden gelenin en iyisini bile yapsa mevcut üniversite giriş sınavı devam ettiği sürece ilk ve ortaöğretimde yabancı dil öğretmek mümkün olmayacaktır çünkü öğrenciler ve ailelerin büyük bölümü için yabancı dil “üniversite sınavında sorulmayan bir konudur”. Burada, çok önemli bir mevzu da maalesef hep göz ardı edilmektedir. Matematiğin, fiziğin, kimyanın eksik konuları üniversite eğitimi sırasında, o disiplinin gerektirdiği ölçülerde öğretilebilir ama yabancı dili 19 yaşından sonra öğrenmek çok zordur. O nedenle de ülkemizde yabancı dil treni ilk ve ortaöğretim sıralarında kaçırılmakta, daha sonra belki İngilizce eğitim veren bir üniversite tercih edilerek trenin son vagonuna yetişme çabası gösterilmektedir. Oysa, 19 yaşındaki bir gencin hakkıyla bir yabancı dil öğrenmesi için gereken ders saati asgari 1300-1400’dür. Üniversitelerin hazırlık sınıflarında ise bir senede en fazla 700-800 saat ders yapılabilmektedir. Bunun sonucu olarak, neredeyse gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında yabancı dil bilgisi en düşük ülke olarak kalmaya mahkûm durumumuz sürmektedir. Dünya lideri olmaya aday ve bu anlamda ciddi potansiyeli olan bir ülkede bu sorunun, üniversite giriş sınavı bahanesiyle sumen altı edilmesi gerçekten üzücü bir durumdur. Eğer özel ders, dershane vb. yapılar her hal-ü kârda devam edecekse, hiç olmazsa bu eforun birçoklarının hiçbir şekilde işine yaramayacak ya da üniversitede kolayca öğretilebilecek detay matematiği, fiziği öğretmek yerine bir yabancı dili öğretmek için harcanması çok daha faydalı olacaktır.

Son önerim ise sınavın sadece bir puan sınavına dönüştürülmesi, yılda birkaç kez tekrarlanması ve üniversitelerin başvuran adaylar arasından kendi öğrencilerini seçebilmeleridir. Bu uygulama bir yandan sınavın “görünürlüğünü” azaltacak, adaylar ve aileler üzerindeki psikolojik baskıyı hafifletecek ve belki de kaçınılmak istenen özel ders, dershane sistemine bir ölçüde engel olabilecektir. Ayrıca, YÖK yerleştirme sürecinde yer almaktan çıkacağı için üniversitelerin tüm işleyişini denetlemek, kontrol altına almaktan belki kendini kurtaracak, buna bağlı olarak hem gereksiz iş yükünden kurtulacak hem de aslî görevlerine daha çok zaman ayırabilecektir. Üniversiteler de bir türlü üstlerine almak istemedikleri sorumluluğu üstlenecekler ve daha sağlıklı bir öğrenci kitlesiyle daha sağlıklı bir eğitim yürütebileceklerdir.

Yazara Ait Diğer Yazılar Tüm Yazılar
Yönetim körlüğü 04 Aralık 2021