Üslup sebep mi sonuç mu?
Dış politika çalışmanın zor ve yorucu olduğu bir devirdeyiz. Her gün; bir gün öncesi yaşanan uluslararası gelişmeleri daha sindiremeden, en az bir o kadar büyük başka bir olayla uğraşmaya başlıyoruz. Ertesi gün o gündemin de eskimiş olduğunu bile bile yaşananları analiz ediyoruz. Dediğim gibi hem yorucu hem derinleşmeye izin vermeyen hızıyla afaki yaşanan bir dönemdeyiz. Tabi ki bu sürecin bu denli enteresan boyutlara gelmesinin sebebi ABD Başkanı Donald Trump’ın tarzı ve üslubu. Bu tarz ve üslup sadece bireysel bir hareketin kişisel duruşla sınırlanmış haliyle kısıtlı kalmıyor. Dedikleri, söyledikleri diğer ülkeleri ve uluslararası sistemi derinden etkiliyor. Bu üslup yüzünden dünya alışılmamış bir dönemden geçiyor.
Sosyal medya etkisi
Bir durup düşünmek istedim bu üslup mu dünyayı bu hale getirdi yoksa dünyanın geldiği durum mu bu üslubun bir parçası. Peşin peşin söyleyeyim bence ikinci söylediğim. Dünyada siyaset ve ilişkiler farklılaştı. Daha sert, daha kaba, daha acımasız bir hal aldı yıllar içerisinde. Teknolojinin de etkisi var tabi ki. Sosyal medya etkisi yüz yüze yapılan işlerin çoğu klavye ile iletişime dönünce bazı kuralları artık unuttuk. Nezaket gitti, kibarlık ve zarafetin acayip karşılandığı döneme girdik. Günaydın, iyi akşamlar, buyurun efendim, rica ederim diyenlerin elit diye adlandırıldığı ve bunun da eleştiri olarak görüldüğü bir devirdeyiz. İşin garibi bu Amerika’da da bizde de dünyanın birçok yerinde de böyle. Trump’ın üslubu da bence sosyal değişimin bir gereksinimi. Oy aldığı kitleyle iletişimin bir gerçeği. Nazik ve kibar davranmanın siyasette zayıflık görüldüğü, gücün sertliğin ve tabiri caiz ise posta koymakla payelendiği bir devirdeyiz. Müzakerenin zayıflık, sana vergi uygularım ya da ekonomini çökertirim tavrının güç göstergesi olarak addedildiği bir devirdeyiz. Birine yol vermektense ona omuz atarak geçmenin, karşındakiler ayaktayken oturmanın daha saygın hissettirdiği günler yaşıyoruz. Ayıp olur diye karşındakinin hatasını yüzüne vurmaktansa hatanın kapatıldığı ya da sesiz kalındığı günlerden, rezil olsun görsün gününü denen bir hayata evrildik. Ben yaşamıyorsam kimse yaşamasın, benim yoksa kimsenin olmasının, ben olmadıysam kimse olmasın hırsının bizi sardığı; şükretmenin yerine hırsın ve ihtirasın aldığı günlerdeyiz. Doğal olarak bütün bu hayat tarzı değişiklikleri siyasete de yansıyor. Ülkelerin gücüne göre üslubuna, parasına, söylemlerine, askeri potansiyeline göre hareketlerine sirayet ediyor. Az bilgiyle çok fikir sahibi olmak daha da enteresanı bu fikirlerin tek doğru olduğuna inanmak dünyada artık hâkim tavır. İnsan değişince siyaset tarzı da değişiyor. Sertleşiyor hiddetleniyor. Af duygusu, acıma, empati yapma duyguları kayboluyor. Buzul çağına dönmeye başlıyoruz. Kaynakları artık daha fazla insanın paylaşması, her yerde her şeyin pahalılaşması ve para kazanmanın zorlaşması dünyanın her yerinde insanoğlunu hayatta kalma moduna alıyor. Neticede zaten kökten değişmiş insanoğlunun desteğini alabilmek için tüm dünyadaki siyasetçiler ister istemez talep edilen olmaya çalışıyor.
Dünya siyasetinin önü tıkanıyor
Siyasetçinin seçilmiş olduğunu unutup; doğrusunu yapıp kitlelere yol göstermek ve toplumu yukarı çekmek yerine, duyulmak isteyenleri söyleyip yanlış olsa bile yapılmasını istenenleri yaptığı bir dönemdeyiz. Kısa vadeli başarıya ulaşmak için kitlelerin geleceğine değil, bugüne dönük siyaset yapmak artık dünya siyasetini ve toplumların önünü tıkamaya başladı. Tüm bu şartlar altında Trump mı sebep, Trump mı sonuç? Siyasetin tüm dünyada geldiği nokta mı sebep, yoksa geldiği nokta mı sonuç? Karar sizin.