Venezuela krizi siyasi öncelikleri öne çıkartıyor
İktisadi yorum yapılırken, kontrol edemeyeceğimiz faktörlerin olmayacağını varsayarız. Örneğin 2025 yılına girerken uygulanan program kamuoyunda iyimser bir havanın yükselmesine neden olmuş, en azından kamuoyunun bir kısmı enflasyonla mücadelenin sonuç vermeye başladığını düşünmüştü.
Ancak sonraki aylardaki gelişmeler hiç de beklendiği gibi olmamış, 19 Mart’ta İBB ve Ekrem İmamoğlu’na yönelik yapılmaya başlanan operasyon ekonomide daha önce hesapta olmayan siyasi şoka yol açmıştı. Ekonomi yönetiminin beklemediği böyle bir şok ek tedbirlerin alınmasını gerekli kıldı ve dezenflasyon süreci bundan zarar gördü.
Ekonomi yönetimi bu yıl başında da geçen yıl olduğu gibi iyimser beklentilerin yükseldiği bir iklim yaratmayı başardı. Kamuoyunun büyük bir kısmı “her şey yolunda giderse ve beklenmedik ekonomik ve siyasi bir gelişme olmaz ise” ekonomi yönetiminin hedeflerine bu sene daha kolay erişebileceğine inanmaya başlamıştı.
Etkisi kalıcı olacak dışsal şok
Ancak bu kez “şok” yurt dışından geldi. ABD’nin Venezuela’nın başkanının yatak odasına girip, onu karsıyla birlikte kaçırması tüm dünyada şaşkınlık yarattı. İlk başta ülkeler buna nasıl tepki vereceklerini bilemeseler de böyle bir “cüretin” uluslararası ilişkilerde etkilerinin olacağını, ülkelerin kendi siyasi önceliklerini buna göre gözden geçireceklerini tahmin etmek zor olmasa gerek. Fakat bu krizin uluslararası sistemde yol açacağı beklediğimiz sonuçlarının görülebilmesi biraz zaman alacaktır.
Bu sonuçların ilk etkisini Türkiye’deki siyasi söylemlerde görmeye başladık bile. Tüm siyasi liderlerin tepkilerinde “iç cepheyi güçlendirme” söylemi dikkat çekiyor. Ama cepheyi güçlendirmek için izlenecek yol konusunda herkes farklılaşıyor.
Türkiye için içeride birlik ve beraberliği güçlendirmenin yolu ekonomiden geçiyor. Maalesef iktidar açısından uygulanan dezenflasyon politikasının maliyeti çok yüksek olmaya başladı. En son açıklanan asgari ücretin açlık sınırının altında kalması ya da en düşük emekli maaşının miktarı bakımından artık bir sosyal yardım ödemesine dönüşmesi kamuoyunun hem programa hem de iktidara yönelik güvenini sarsıyor. İzlenen gelirler politikasının yol açtığı sosyal tahribat her geçen gün saklanamayacak boyutlara ulaşıyor.
Gelirlerle bağı kopmuş mal fiyatları
Türkiye özelinde bu konunun vahametine dikkat çekmek için son zamanlarda iktidarın izlediği gelirler politikası konusunda yaşadığımız ekonomik tartışmaları bir de bu şokun yol açacağı etkiler açısından değerlendirmeye çalışalım.
İktisat literatüründe finansal varlık fiyatları değerlendirilirken piyasada oluşan fiyatın ekonomideki temel büyüklüklerle (Fundamentals) uyumlu olup olmadığına bakılır. Bazen varlık fiyatları, ekonomideki temel büyüklüklerle bağı kopmuş bir şekilde artabilir. Örneğin borçlanmanın kolay ve ucuz olduğu dönemlerde insanların ödeme gücüne bakılmaksızın borçlanabilme olanağına kavuşması ve borçlanarak varlık talebini artırmaları varlıkların fiyatlarının “coşmasına “neden olabilir. Bu durum fiyatlarda “balon” (bubble) oluşumuna neden olur ve ortaya çıkan varlık fiyatlarının ekonomideki gelirlerle olan bağı kopar.
Varlık fiyatları için konu edilen bu sorun, ilginçtir son zamanlarda ülkemizdeki temel tüketim maddeleri için de geçerli olmaya başladı. Özellikle izlenilen gelirler politikasının neticesinde son derecede düşük kalan satın alma gücü, birtakım mal ve hizmetlerin satın alınabilmesini imkânsız kılmaya başladı. Asgari ücretin açlık sınırının altında belirlenmesi bunun en bariz göstergesidir. Hatta itirafıdır.
Ayrıca emekli maaşlarının mevcut durumu da ülkedeki geçerli fiyat seviyelerinden bazı mal ve hizmetlere erişimini imkânsız kılıyor.
Siyasi öncelikler yükselişte
Malum olduğu üzere, ekonomi yönetimi fiyat artış hızını yavaşlatmayı kendine amaç edinmiş durumdadır. Ama bu demek değil ki, mevcut fiyatlar düşecek. Ekonomide, başta gıda ve barınma olmak üzere bazı mal ve hizmetlere erişimin koşulu onları alabilecek gelire sahip olmaktan geçiyor. Bugünkü gelirler politikasıyla büyük bir halk kitleri için böyle bir olanak maalesef kalmadı.
Ekonomideki dar ve orta gelir gruplarının gelirleri ile bağı kopmuş olan bugünkü fiyatların düşmesini beklemek mümkün değil. Gelirlerle fiyatlar arasındaki bu bağ ancak gelir artışlarıyla mümkündür. Aksi halde kitlelerin birçok mal ve hizmete erişememe durumu ile karşı karşıya kalabiliriz.
İşte ekonomide yaşanılan bu durum, uluslararası gelişmelerden ders çıkartacak olan siyasilerimizin iç cepheyi güçlendirebilmede önceliği ekonomiye vermelerine yol açabilir. Dezenflasyon politikalarının yol açtığı maliyetlerin neden olduğu kamuoyu desteğindeki azalmanın başa türlü telafi edilebilmesi mümkün olmayacaktır. Bu ise mevcut dezenflasyon politikasının yine planlandığı şekliyle sürdürülebilmesini zora sokacak, 2026 yılı hedeflerinde sapmalara yol açacaktır. Siyaset bir kez daha ekonominin önüne geçecektir.