Verimlilik yanılsaması ve yeni ekonomik gerçeklik
Yönetim Danışmanı Metin TABALU
Küresel ekonomi bugün klasik anlamda bir kriz döneminden ziyade, daha karmaşık ve çok katmanlı bir belirsizlik rejiminin içinde bulunuyor.
Jeopolitik gerilimler, piyasalardaki kırılganlıklar, iklim kaynaklı arz şokları ve teknolojik dönüşüm artık eşzamanlı çalışıyor, birbirini besliyor ve ekonomilerde kalıcı izler bırakıyor. Oluşan bu sistem dinamiklerinde bir sonraki krizin ne zaman geleceğine değil; çok risk ortamında ülkelerin/firmaların ne kadar dayanıklı ve uyumlu olabildiği önemli.
Yeni dönemin merkezinde teknoloji yer alıyor. Sosyal medya platformlarından kamu yönetimine, finansal altyapılardan üretimin en ücra hücrelerine süreçlerde bir teknoloji bağımlılığı söz konusu. Dijitalleşme ve otomasyon süreçleri karar alma hızını artırırken, sistemlerin hataya toleransını düşürüyor. Teknoloji, verimlilik potansiyeli yaratıyor ancak bu potansiyelin hayata geçmesi kurumsal kapasiteye, insan sermayesine ve uyum becerisine endeksli.
Teknoloji refah üretiyor mu, yeniden dağıtıyor mu?
Teknoloji dünyasının içinden gelen, sanal gerçeklik alanının kurucularından olan düşünür Jaron Lanier’in “teknolojinin toplumsal refahı otomatik olarak artırmadığı” yönündeki iddiası geçerli görünüyor. Dijital teknolojiler değeri yaymak yerine merkezileştirdi; refah üretildi ama paylaştırılmadı.
Lanier’e göre internet ekonomisi, görünürde “ücretsiz” çalışan ama gerçekte değeri kullanıcılardan platformlara aktaran bir yapı yarattı. Google, Apple, Facebook, Amazon gibi “siren server (sunucu)” dediği dev platformlar milyarlarca insanın verisini ücretsiz topladı, verilerden makine öğrenmesi ve reklam geliri üretti ve bu değerin neredeyse tamamı dar bir sermaye grubunda toplandı.
Lanier dijital teknolojilerin son otuz yıldaki etkisinin klasik iktisadın “verimlilik artışı ücretlere yansır” varsayımını fiilen geçersiz kıldığı görüşünde. Dijitalleşme ve otomasyon üretkenliği artırırken, reel ücretler büyük ölçüde yatay seyretti; istihdam güvencesi zayıfladı ve “gig ekonomi” gibi parçalı çalışma biçimleri yaygınlaştı. Bu süreçte teknoloji, emeği güçlendiren bir kaldıraç olmaktan çok, sermaye ve algoritmalar lehine işleyen bir yeniden dağıtım mekanizmasına dönüştü.
Bu ekonomik kopuşa, insan katkısının görünmezleşmesi ve demokratik aşınma eşlik etti. Yapay zekâ kendi kendine öğrenmedi, algoritmalar büyük ölçüde insan üretimi verilerle eğitilirken bu katkı ne ücretlendirildi ne de mülkiyet hakkı doğurdu. Teknoloji, insan emeğini ikame etmekten ziyade onu görünmez kılarak değersizleştirdi. Algoritmik teşvikler, dikkat ekonomisi ve sosyal medya dinamikleri toplumsal kutuplaşmayı artırarak, güveni zayıflatıyor ve refah ile demokrasi arasındaki bağı koparabildi.
2026’nın hemen başında, Davos’ta IMF Başkanı Kristalina Georgieva’nın yaptığı değerlendirmeler benzer realitenin altını daha “politik” ifadelerle çiziyor. Georgieva, yapay zekâ ve otomasyonu iş gücü piyasaları açısından yalnızca bir verimlilik aracı değil, aynı zamanda ciddi bir yeniden dağılım mekanizması olarak tanımlıyor. IMF analizlerine göre gelişmiş ekonomilerde mesleklerin yüzde 60’ı, gelişmekte olan ekonomilerde ise yüzde 40’ı yapay zekâ ve otomasyon uygulamalarıyla şekillenecek. Bu dönüşümün kazananları kadar kaybedenleri de olacak ve gerekli uyum politikaları olmayanlarda bu ayrışma, toplumsal gerilimleri derinleştirecek.
Büyümenin üst sınırı, uyumun sınavı
Son 15 yıla ilişkin büyüme verileri, bu uyum meselesinin neden bu kadar önemli olduğunu destekliyor. Brezilya örneği bu açıdan öğretici: 2000–2010 döneminde ortalama yüzde 4 civarında büyüyen ekonomileri, sonrasında düşük bir büyüme patikasına yerleşti. Yüksek yıllık oynaklık paralelinde ortalama performans aşağı doğru kaydı. Potansiyel büyüme hızları aşındı ve ekonomileri şoklar sonrasında eski hızına dönemedi. Güney Afrika’da da 1995– 2008 döneminde yüzde 3,5–4 bandında seyreden büyüme oranları, son 15 büyük ölçüde yüzde 1–1,5 aralığına sıkışmış durumda. Küresel finans krizi ve pandemi bu süreci derinleştirmiş olsa da büyüme ivmesindeki zayıflama bu şoklardan önce başlamıştı.
Bu ekonomilerin ortak kaderi, kendini yeniden yapılandırma ve yeni koşullara uyum sağlama kapasitesinin sınırlı kalması oldu. OECD ve Dünya Bankası verileri, dijitalleşmenin hız kazandığı 2008 sonrası dönemde birçok ekonomide toplam faktör verimliliği artışlarının beklentilerin altında kaldığını gösterdi. Literatürde “teknoloji–verimlilik paradoksu” olarak tartışılan bu olgu, teknolojinin tek başına sürdürülebilir büyüme yaratmadığını ortaya koydu. Eğitim sistemi, iş gücü becerileri ve kurumsal yapıların dönüşüme eşlik etmediği ekonomiler için teknoloji, üretkenlik kaldıracı değil, yapısal sorunları derinleştiren bir unsur oldu.
Bu kırılganlık tartışması, para politikası ve siyasal belirsizlik alanında da kendini gösteriyor. Örneğin, ABD’de Fed Başkanı Powell ile Trump arasında yaşanan gerilim, yalnızca kişisel bir çatışma değil; politika öngörülebilirliğinin aşınmasına dair daha geniş bir pencereden görülmeli. Powell’ın otomasyon ve yapay zekânın ücretler, istihdam ve verimlilik üzerindeki uzun vadeli etkilerine yaptığı vurgu, para politikasının karar setinin karmaşık hâle gelmesi sebepli. Faiz politikaları artık yalnızca enflasyon ve istihdam verilerine değil, teknolojik dönüşümün yapısal etkilerine de duyarlı hâle geliyor.
Diğer yandan, Güney Kore ve Estonya gibi ülkeler teknoloji yatırımlarını eğitim reformları, iş gücü mobilitesi ve kurumsal esneklikle birlikte yürütürken; Brezilya ve Güney Afrika’da dijitalleşme büyük ölçüde tüketim ve hizmetler alanında yoğunlaştı. Üretken sektörlere yeterince nüfuz edemeyen bu dönüşüm, büyüme hızını kalıcı biçimde yukarı taşıyamadı. Dünya Bankası verilerine göre, uyum kapasitesi yüksek ülkelerde kriz sonrası toparlanman süreci iki ila üç yıl sürerken, düşük uyum kapasitesine sahip ekonomilerde ise bu sürenin beş yılın üzerine çıktı.
Dünya daha az riskli bir hale gelmiyor, riskler herkesi eşit de etkilemiyor. Dayanıklılık, kriz yaşamamak değil; inşa edebilmek anlamına geldi. Teknoloji bağımlılığı arttıkça bu yeteneğin önemi daha da arttı. Yeni dönemde belirleyici olan yüksek büyüme oranları değil; uyum sağlama ve dayanıklılık ile krizlerle birlikte çalışabilen, şokları emebilen ve sonrasında hızla yeniden denge kurabilme meselesi. Geleceği şekillendirecek olanlar en hızlı büyüyen ekonomiler değil, değişime en dengeli biçimde uyum sağlayabilenler olacak. Ekonomiler teknolojiyi ya bir fırsata dönüştürecek ya da kalıcı bir kırılganlık kaynağına…