Verimlilikten güvenliğe enerji
Küreselleşme dediğimiz o meşhur hikâyenin “köy pazarı” dağılalı yıllar geçmiş olsa da, köyün sakinlerinin bunu fark etmesi epey zaman aldı. Dünya zaten 21. yüzyıla büyük bir güvenlik krizi ile girmiş, 11 Eylül saldırısının ardından dünya nüfusunun yaklaşık dörtte birini oluşturan İslam dünyası, Batı kamuoyunun algısında uygar dünyanın sistem dışına ittiği cüzzamlılar kategorisine sokulmuştu. Afrika’dan ya da Latin Amerika’dan modern Batıya göç etmeye çalışan kitlelerse dini inançlarına bakılmadan itelenen vandallardı; geldikleri yerde ya sokak çeteleri kurarak şiddet üretiyor veya uyuşturucu, fuhuş, hırsızlık gibi organize suç işlerine giriyorlardı. Uyumlu olarak sınıflandırılanlar da yeterince medenileşmemiş, eğitimsiz bireyler olarak uygar köyün sakinlerinin tenezzül etmediği ayak işleri yapmaya uygun görülmekteydi. Yeni yüzyılın ilk krizi küresel köyün sakinleri arasında yıkılan Berlin duvarından çok daha yüksek bir kimlik duvarı örmüş; “öteki” olarak tanımlanana karşı inşa edilen psikolojik kalelerin meşrulaştırılmasını sağlamıştı.
Küresel köyün pazarını dağıtan ikinci kriz 2008’de küresel finans sistemi üzerinden patlamıştı. Kendisini bir verimlilik hikâyesi olarak anlatan ve ucuz üretim, hızlı lojistik, minimum maliyet, maksimum akış üzerine yapılanan model, toplu bir şoka sebebiyet vermişti. Krizin üstesinden gelmek için ulusal merkez bankaları devreye girmiş, enflasyonist etkiyi göze alarak piyasaları likiditeye boğmak zorunda kalmış, korumacı tedbirler devreye sokulmuştu. Yerli üreticinin desteklenmesi, stratejik sektörlerin korunması artık bir ön koşuldu.
Pandemi ile patlayan 3. kriz ise sistemin bir süredir komaya girmiş olan “mutlak küreselleşme” inancını tümden çözecekti. Sınırlar geri dönmüş, her devlet kendi vatandaşını kendi bildiği şekilde korumaya almıştı. Ekonomik paketler açılıyor, sosyal yaşama sınırlamalar getiriliyor; sınır dışına taşanlara tolerans gösterilmiyordu. Devletlerin tüm krizlerdeki ilk refleksinin sınır çizmek olduğu açıktı.
21. yüzyılın son küresel krizi ise dünyanın en büyük askeri gücü olan ABD’nin, küresel köyün on yıllardır sistem dışına itilen şeytanına, yani İran’a savaş açmasıyla enerji sektöründe ortaya çıktı. Orta Doğu’ya her müdahalenin benzer sonuç vermesi bekleniyordu zira köyün tüm sakinlerinin yaşamsal enerjisini temin ettiği en derin kuyu kapanmıştı. Doğal olarak köyün pazar yerinin de komaya girmesi şaşırtıcı değildi.
Enerjide kırılganlık
Küresel köy ya da sistem dediğimiz yapının verimlilik şiarı üzerine kurulmuş olması aslında aynı zamanda ciddi bir kırılganlık da yaratıyor. Zira az ve kıt olana mecbur bir sistem bu. Yapıda net bir iş bölümü var ve imece usulü çalışan köy sakinlerinin yolları hep açık tutmaları bir mecburiyet. En kırılgan olanlarsa köyün kahvesinde pişpirik oynayıp herkese nasıl çalışmaları gerektiğini dikte eden köy ağasının akrabaları. Yemek pişip önlerine gelmezse aç kalan ama hep ahkam kesip, köyde neyin nasıl olması gerektiğine karar verenler onlar! Küresel sistemin en medenileri de diyebiliriz.
Küresel köyde işleyişi durduracak, sistemik kırılganlığın en görünür olduğu yerleri kuyuya giden yollar. Temiz, güvenli ve açık tutulmaları önemli. Tıpkı bugünün dünyasındaki gibi. Kırılganlığın en belirgin noktaları geniş coğrafyalar değil; Hürmüz, Bab el-Mendeb, Panama, Süveyş ve Malakka gibi dar geçitler. Bu noktalar modern dünyanın görünmeyen omurgası niteliğinde. Özellikle Hürmüz sistemin atar damarı sayılabilir. Dünya petrol ticaretinin yaklaşık beşte biri, yani yılda yaklaşık 7.5 milyar varil Hürmüz Boğazı’ndan geçiyor. Küresel enerji sisteminin geniş yayılım görüntüsüne rağmen, özünde ne kadar dar bir fiziksel altyapıya bağımlı olduğunun en net verisi bu. Dünyanın kalbi burası ve buradaki her kriz küresel sistemin tüm işleyiş ritmini bozuyor.
Üstelik bir kesintinin somut anlamda gerçekleşmesi değil, yalnızca ihtimali bile bünyeyi darmadağın etmeye yeterli. Zira bu bağ yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda stratejik ve psikolojik bir kırılganlık da yaratıyor. Enerji akışının kesintiye uğraması sadece petrol piyasasını ya da bağlı sektörleri değil aynı zamanda devletlerin güvenlik algısını, toplumların beklentilerini ve liderlerin karar alma davranışlarını da etkiliyor. Kaygı, belirsizlik ve güvensizlik enerji politikalarını rasyonel hesapların ötesine taşıyarak stratejik reflekslere dönüştürüyor. İran’ın askeri kapasitesinden bağımsız olarak, Hürmüz trafiği üzerindeki belirleyici konumu, tam da bu nedenle ona asimetrik bir güç sağlıyor.
Bu kriz, 1973’teki gibi OPEC’in yani petrol arzı sağlayan ülkelerin pazarlık güçlerini kullanmalarından değil akışın onların istekleri hilafına kesilmesinden kaynaklanıyor. Yani ortada isteseler de değiştiremeyecekleri bir durum var. Üstelik petrol ve gaz piyasaları finansallaşmış ve spot piyasalar ile türev araçlarda da dalgalanma yaratacak ölçüde bölgesellikten çıkmış durumda. Bu artık salt bir enerji krizi olarak tanımlanamayacak ölçüde geniş bir yelpazenin şoku anlamına geliyor. Politik, diplomatik, ekonomik, finansal, sosyolojik ve psikolojik mimarinin bütününde şok yaratan dev bir tsunamiden söz ediyoruz.
Güvenli geçiş rotaları
Her büyük krizin, kuşkusuz bir de ertesi günü var. Devletler her birinden olduğu gibi bu krizden de dersler çıkaracaklar, savaş bittiğinde yeni bir mimari oluşturacaklar. Bazı tahminlerde bulunmak mümkün. Öncelikle artık enerji taşımacılığında temel hedefin “en ucuz ve en hızlı rota” olmayacağını “en güvenli ve en sürdürülebilir rota” arayışının ön plana çıkacağını söyleyebiliriz. Enerji güvenliğinin ulusal güvenliğin ayrılmaz bir parçası olduğunun vurgulanacağı yeni ittifaklar ve tedarik hatlarının devreye gireceği de aşikar. Nitekim Avrupa’nın Ukrayna savaşından ders çıkararak Rus gazına olan bağımlılığını azaltma çabaları, Çin’in enerjiyi ve tedarik hatlarını çeşitlendirme stratejisi bu güvenlikleşme sürecinin somut yansımaları.
Bu süreç rotaların yenilenmesi kadar depolama kapasitelerinin artırılması, enerji çeşitliliğine yönelinmesi, yeni ve özerk ulusal ve bölgesel enerji stratejilerinin geliştirilmesi gibi adımlarla gelişecektir. Yine de tüm krizlere son veren bir kriz olmayacağını söyleyebiliriz.