Vitrin ve raflar: CDS’ten bütçeye ekonominin görünmeyen portresi
“Bazı insanları her zaman, herkesi ise bazen kandırabilirsiniz; ama herkesi her zaman kandıramazsınız.”
Abraham Lincoln
Ekonomi yönetimi, Türkiye’nin daha fazla dış kaynak çekebilmesi için iletişimi güçlendirmeye yönelik ciddi bir çaba içinde. New York ve Londra ziyaretleri, yatırımcı toplantıları ve sunumlar bunun en somut örnekleri. Bu gayreti takdir etmemek haksızlık olur. Ancak sunumların içeriğine dikkatle bakıldığında, aralarda yer alan bazı ayrıntılar insanı ister istemez durup düşünmeye zorluyor. Üstelik bu ayrıntıların, yabancı yatırımcıların gözünden kaçtığını varsaymak pek gerçekçi değil.
Sunulan anlatının, Türkiye ekonomisini bir “başarı hikâyesi” parantezine alma çabası taşıdığı açık. Enflasyonun gerilemesi, bütçe rakamları, beş yıllık CDS primlerinin 200’lü seviyelere inmesi bu hikâyenin vitrinini oluşturuyor. Kuşkusuz risk primindeki düşüş olumludur. Ancak tek bir göstergenin, bütün resmi aydınlatmaya yetip yetmediği asıl sorudur. Enflasyonun düşmesinden, bütçenin daha dengeli görünmesinden ülkesini seven kimsenin rahatsızlık duyması beklenemez. Sorun, bu verilerin gerçeğin tamamıymış gibi sunulmasında başlar.
Tam bu noktada, eski mentorum rahmetli Üzeyir Garih’in sıkça hatırlattığı bir düşünce aklıma geliyor. Machiavellist bir bakışla dış görünüşün ilk intibada belirleyici olduğunu söylerdi. Vitrin, algının büyük kısmını şekillendirir fakat asıl belirleyici olan, içerideki raflardır. Vitrini güzel olmayan bir mağazaya kimse girmez, vitrini etkileyici olan bir mağazaya girip raflarda hayal kırıklığı yaşayan müşteri de orada kalmaz.
Bugün Türkiye ekonomisinin vitrini, makro göstergeler ve finansal veriler üzerinden bakıldığında parlak görünüyor. Ancak mağazanın içine girildiğinde, raflardaki yapısal eksiklikler ve süreklilik sorunu bu ilk intibayı hızla aşındırıyor.
Bilgi mi, gerçek mi? Harari’nin hatırlattığı ayrım
Yuval Noah Harari’nin bilgi ile gerçek arasındaki ayrımı hatırlamak faydalı olur. Harari, Hz. İsa örneğini verir: Bugün dünyada portresi en çok yapılan kişidir. Binlerce tasvir vardır hepsi birer bilgidir. Gerçekte nasıl göründüğünü kesin olarak bilmeyiz. Portreler gerçeği değil, kurgulanmış bilgiyi çoğaltır.
Ekonomi yönetiminin sunduğu veriler de bu anlamda birer portredir. CDS, bütçe, enflasyon rakamları “bilgi” üretir; fakat bu bilgiler her zaman “hakikat” ile örtüşmeyebilir. Gerçeğe yaklaşmak için vitrine değil, raflara bakmak gerekir.
Mağazanın içindeki raflar: Neden normalleşemiyoruz?
Madem vitrin bu kadar parlatıldı ve risk primi düştü, madem harika bir hikayemiz var, neden hâlâ içeride aranan normalleşme hissi oluşmuyor?
Kur rejimi ve fiyatlama davranışı açısından bakıldığında:
-Kur oynaklığı neden piyasada değil, rezervlerde emiliyor?
-Dalgalı kur söylemine rağmen neden fiilen yönetilen bir rejim sürüyor?
-Türev piyasalar neden derinleşemiyor ve etkin fiyatlamalar oluşmuyor?
-Londra TL faizleri ile yurt içi fiyatlama arasındaki kopukluk neden devam ediyor?
-TCMB bilançosu neden hâlâ kur istikrarının ana tamponu?
-Bankaların müşteri için uyguladığı döviz alım satım makasları neden hala bir aylık mevduat faizi getirisinin de üzerinde?
Bankacılık sistemi ve finansal aracılıkta:
-Kredi–mevduat faizi makası neden politika faiziyle uyumlu değil?
-Kredi büyümesi neden risk fiyatlamasıyla değil, idari düzenlemelerle yönlendiriliyor?
-Ticari krediler kısıtlanırken neden tüketici kredileri öne çıkıyor?
Mevduat yapısı ve dolarizasyon tarafında:
-Reel olarak pozitif TL faizine rağmen neden döviz çözülmesi sınırlı?
-Neden TL’ye dönüş hâlâ gönüllü değil, hedef ve yaptırım bazlı?
-Döviz tevdiat hesapları neden sistemin kırılgan noktası olmaya devam ediyor?
Rezervler ve sermaye akımları cephesinde:
-Swap hariç rezervler neden hâlâ tartışma konusu?
-Portföy girişi varken neden doğrudan yatırım yok?
-CDS düşmesine rağmen neden TL’de uzun vadeli pozisyon alınmıyor?
-Gelen yabancı sermaye neden ağırlıklı olarak carry trade karakterinde?
-Net Hata ve Noksan kalemi neden kalıcı büyüklüğünü koruyor?
Maliye politikası ve beklentilerde:
-Bütçe disiplini neden net ve ikna edici bir çerçeveye oturmuyor?
-Vergi politikası neden öngörülebilirlik üretmiyor?
-Kamu fiyatlamaları neden hâlâ örtük sübvansiyon alanı?
-Enflasyon düşerken neden uzun vadeli beklentiler kırılmıyor?
-Neden yatırımcı “bekle-gör” pozisyonunu terk etmiyor?
-Neden hukuk ve kurumsallık başlığı ekonomik anlatının dışında kalıyor?
Bu soruların tamamı, vitrin ile raflar arasındaki uyumsuzluğa işaret ediyor.
Yatırımın görünmeyen yüzü
Gerçek bir ekonomi, sıcak para ile değil, doğrudan yatırımla nefes alır. Oysa tablo net: Doğrudan yatırımlar GSYH’nın yalnızca %0,3’üne kadar gerilemiş durumda. Gayrimenkul yatırımları hariç tutulduğunda bu oran %0,15’e düşüyor. Yani vitrinde “risk azaldı” yazıyor; ancak kapıdan içeri üretim tesisi kuracak, istihdam yaratacak yatırımcı girmiyor. Girenler ise çoğunlukla kısa vadeli değerleme hikâyesi kovalayan fonlar.
Bütçedeki illüzyon: Başarı mı, enflasyon vergisi mi?
Bilgi ile gerçek arasındaki en çarpıcı fark bütçe rakamlarında ortaya çıkıyor. Tahakkuk bazlı bütçe, bir başarı hikâyesi gibi sunulurken; nakit bazlı bütçe, 155 milyar TL faiz dışı açık veriyor. Tahakkuk bazlı bütçede ise 255 milyar TL fazla var. Aradaki fark 411 milyar TL.
Bu farkın emanet hesaplar üzerinden piyasaya likidite olarak çıkması ve TCMB’nin geçmiş zararlarıyla birlikte piyasadan çekilen tutar, harcamalarda gerçek bir disiplin değil, örtük bir genişlemeye işaret ediyor.
Daha da önemlisi, OVP’de %17 olarak hedeflenen enflasyonun %31 gerçekleşmesiyle oluşan hedef üzerinde sağlanan 213 milyar TL’lik gelir. Kendi hedefini ciddi biçimde ıskalayan bir politika setinin yarattığı enflasyon yükünü, bütçede “başarı” olarak sunmak; Harari’nin sözünü ettiği, gerçekle bağı zayıf portreleri çoğaltmaktan başka bir şey değil.
Vitrin zaman kazandırır, raflar güven üretir
Vitrini güçlü tutmak ilk adım için gereklidir. İçerideki raflar boşsa, o mağazada kimse kalmaz. Türkiye ekonomisinin bugün ihtiyacı olan şey, daha parlatılmış veriler değil; daha fazla şeffaflık, tutarlılık ve yapısal dürüstlüktür. Daha da ötesi bozulan gelir dağılımında emeklinin, çalışanın, gelecekten endişe eden gencin çığlığını duyarak empati yapmaktır.
Gerçek normalleşme, riskin yeniden piyasaya dağıldığı, yatırımcının rejime güvendiği ve verinin hakikati saklamadığı bir zeminde mümkündür. Aksi hâlde vitrine bakıp girenler, raflardaki boşluğu gördüklerinde uzun süre geri dönmezler. Üstelik mağazadaki çalışanların da bir süre sonra ümitleri kaybolur ve kaçışları hızlanır.
Ekonomiler seçim takvimleriyle değil, nesiller arası güvenle ayakta kalır.