Washington-Brüksel hattında nadir mineral ittifakı

Yönetim Danışmanı BARIŞ SAZAK

Küresel rekabetin ana gündem maddeleri listesinde ticaret yolları ve enerji hatla­rı gibi konvansiyonel başlıkların yanında, dijital mecra hakimiyeti de yerini çoktan almıştı. Ne var ki bu yeni mecranın tek boyutu protokol­ler ve uluslararası mevzuat değil. İşin donanım boyunun altyapısı yüzlerce yıllık bir sektöre en­deksli.

Madencilikte, “Nadir Toprak Elementleri (NTE)” olarak adlandırılan cephe hattı çok daha derinlerde, yerin yüzlerce metre altında. İleri teknoloji ürünlerin üretiminde mıknatıs, kata­lizör ve parlatıcı bileşenler olarak kritik bir rol oynayan NTE, 21. yüzyılın hammadde jeopoli­tiğini belirleyen yeni eksen hâline geldi. Nite­kim 24 Nisan 2026'da Washington'da imza­lanan ABD-AB mutabakat zaptı, bu eksende atılan belki de en somut adım oldu.

Atlantik aksında imzalanan bu zapta eş­lik eden eylem planı salt diplomatik bir ni­yet beyanının çok ötesine geçen; taban fi­yat mekanizmaları, stok koordinasyonu, Ar-Ge işbirlikleri ve arz kesintilerine karşı müdahale protokollerini kapsa­yan operasyonel bir belge niteliğinde.

Sektörel arka plan

NTE üretimi yedi yılda üç misli­ne çıkarak 2024 itibarıyla 390 bin tona ulaştı. Çin tek başına 270 bin ton üretimiyle diğer tüm ülkelerin toplamını geride bı­rakmakta. İkinci sırada ABD 45 bin ton, üçüncü sırada­ki Myanmar 31 bin ton ile ön planda. Avustralya, Nijerya ve Tayland bu ülkeleri takip etmek­te. Ancak bu ülkele­rin büyük çoğunlu­ğu ham cevheri iş­lemek için yine Çin'e bağımlı.

Madenci­lik verileri Çin’i öne çıkarsa da asıl mesele rafinaj katmanında dü­ğümleniyor. NTE rafine üretiminde Çin, dünya genelinin yüzde 90'nını tek başına üretmekte. Kalıcı mıknatıs üretimindeki payı ise son yirmi yılda yüzde 95’e yaklaştı. Yani hammadde üre­timindeki üstünlük, değer zincirinin her hal­kasına yansıyor. Örneğin ABD'nin Mountain Pass madeni 2024'te 45 bin ton nadir toprak elementi üretebildi. Ancak bu üretimin yüz­de seksenini işlenmek üzere ihraç etmek zo­runda kaldı. Sonuç olarak iç tüketimde yerli sanayi ancak yüzde yirmilik bir pay tuttura­bildi.

Sektör ölçeğini de bağlama oturtmak ge­rekiyor. Bugün küresel çapta NTE pazarı yaklaşık 14 milyar dolar değerinde. Ancak bu minerallerin kullanıldığı nihai ürünle­rin savunma sanayi, elektrikli araçlar, ya­pay zekâ altyapısı, rüzgâr enerjisi gibi alan­larda yarattığı ekonomik hacim 5 trilyon doların üzerinde. Enerji dönüşümü, yapay zekâ ve savunma sanayi alanlarındaki ya­tırımlar 2020'den bu yana yüzde yetmiş artış gösterdi. Sektörün kendi büyüklü­ğünden ziyade tetiklediği endüstriler onu stratejik kılan ana unsurlar.

Anlaşmanın detayları

Örneklerle somutlaştırmak gerekirse, tek bir F-35 uçağı yarım ton nadir top­rak elementi içerirken, Virginia sınıfı bir denizaltı ise 4,5 ton gerektiriyor. Bu ele­mentler uçuş kontrol sistemlerinden la­zer güdümlü silahlara, sonar teknoloji­sinden radar platformlarına kadar uza­nan kritik donanımların vazgeçilmez bileşeni. Konunun ne denli hassas bir noktaya dokunduğunu gösteren en çar­pıcı örnek 2022'de yaşandı. F-35'in mo­torunda yalnızca Çin'de üretilebilen na­dir toprak mıknatısı kullanıldığı tespit edilince Pentagon, bu uçağın teslimatla­rını geçici olarak durdurdu. Bir silah sis­teminin üretim hattının tek bir ülkede­ki rafinaja bağımlı olması, arz güvenliği açısından ciddi bir güvenlik açığı olarak tanımlandı.

Diğer sektörler için de durum benzer. Elektrik motorlu araçlar, rüzgâr türbin­leri ve yapay zekâ veri merkezleri güçlü kalıcı mıknatısa ihtiyaç duyan sistemler. Pentagon'un yıllık 3 bin 500 ton özel mık­natıs ihtiyacının 2030'a kadar 10 bin to­na çıkması bekleniyor. ABD, yapay zekâ veri merkezlerinde kullanılan kritik minerallerin önemli bir kısmı ithal ve bu büyük çoğunluğu Çin kay­naklı. Robotik ürünler pazarının 2040’a kadar 120 kat artış gös­termesi beklenmekte. Bu ge­lişmeler mıknatıs talebini ciddi oranda artıracak. Bu orantısız Çin bağımlılı­ğı, kısa ve uzun ve va­dede Washington ve Brüksel için alarm zillerini çaldığından bahse konu anlaşmanın önemini de arttırmakta.

Çin'in 2024'te uygulamaya koyduğu ihra­cat kısıtlamaları, bu asimetrik bağımlılığın ne denli kırılgan bir yapı oluşturduğunu tüm dünyaya gösterdi. Yalnızca bir kez uygulanan ihracat kontrolü bile yarı iletken tedarik zin­cirinde kısa vadeli ciddi kesintilere yol açtı. İleri üretim hatları yavaşladı, bazı tesisler kapasitesini geçici olarak düşürmek zorun­da kaldı. ABD-AB açısından tedarik zincir­lerinin bir yere aşırı yoğunlaşması "kabul edilemez bir risk." Anlaşmanın her iki ta­rafın da hedeflerine hizmet edeceği öngö­rülmekte. Atlantik, hammadde bağımlılı­ğını yapısal bir güvenlik açığı olarak yeni­den tanımlayarak, bu açığı kapatmak için çok ortaklı bir devlet müdahalesine hazır olduğunu gösterdi.

Anlaşmanın eylem planının çerçe­vesi incelendiğinde birkaç kritik unsur öne çıkıyor. Bunların başında, piyasa­nın kendi dinamiklerine bırakılmadı­ğını gösteren taban fiyat düzenlemeleri geliyor. Minimum fiyat garantisi hem Batılı madencilik ve rafinaj şirketlerine öngörülebilir bir gelir sağlayacak hem de Çin'in olası damping stratejilerine karşı yapısal bir koruma katmanı oluş­turacak. MP Materials ve Lynas Rare Earths gibi nadir toprak elementi üre­ticileri, Albemarle ve Lithium Ame­ricas gibi batarya metali şirketleri ile Perpetua Resources gibi stratejik me­tal üreticileri, bu yeni mimari içinde doğrudan devlet desteğiyle büyüye­ceklerdir. Buna ek olarak fiyat farkı destekleri, piyasa standartları ve uzun vadeli satın alma anlaşmaları da pa­kette yer almakta.

Anlaşmanın ikinci önemli boyutu, değer zincirinin tamamına odaklan­maya çalışması. Anlaşma fiyat ve pro­tokoller haricinde de arama, çıkarma, işleme, rafinaj, geri dönüşüm ve iyileş­tirme aşamalarını kapsamakta. Bu bü­tüncül yaklaşım son derece önemli, zi­ra asıl stratejik değer hammaddenin kendisinde değil, işleme kapasitesin­de saklı. Ham cevheri çıkarmayla bir­likte onu stratejik ürüne dönüştürmek, on beş kat daha fazla katma değer sağ­lamakta.

Türkiye'nin pozisyonu

Geçtiğimiz hafta OECD Hi­gh-Level Critical Minerals Fo­rum’un İstanbul’da Türkiye ev sahipliğinde gerçekleş­mesi, küresel çaptaki bu yeniden yapılanmayı, ül­ke gündemine getirme­si açısından iyi bir ve­sile oldu. Türkiye’de son yıllarda kamu tarafında da önemli adımlar atıldı. Enerji ve Tabii Kaynak­lar Bakanlığı, 2025 yılında yayınladığı kapsamlı raporlar ve yasal düzenlemelerle lityum, nikel, bakır ve nadir toprak elementleri gibi kritik mi­nerallerin yerli üretimini, uç ürünlere dönüş­türülmesini ve arz güvenliğini stratejik öncelik haline getirdi.

Bu bağlamda Türkiye’de Eskişehir Beyliko­va'daki saha, dünyanın en büyük NTE rezerv­lerinden biri olarak tanımlanıyor. Ancak da­ha çok hafif nadir toprak elementlerini içe­ren saha, mıknatıs üretimi için çok elverişli çıktılar üretmeyebilir. Öte tandan yerel rafi­naj teknolojisi de mevcut değil. Kısa vadede Türkiye Madenciler Derneği, sektörün 12 milyar dolar ihracat hedefine ulaşabilece­ğini öngörmekte.

Türkiye’nin önünde bir de stratejik iki­lem durmakta. Türkiye, 2024'te Çin ile kritik mineraller ve madencilik alanın­da bir işbirliği mutabakatı imzaladı. Yeni AB-ABD anlaşmasıyla Batı bloğu ile Çin'in teknoloji transferi arasın­da tercih yapmakla karşı karşıya ka­lınabilecek bir döneme girilmekte. Bu denklem, Türkiye için hem bir diplomatik baskı hem de akıllıca yönetilirse önemli bir kaldıraç anlamına da gelebilir. Türki­ye'nin bu alanda "rezerv ülke­si" olmaktan "yüksek katma değerli üretici" olmaya ge­çişi için gereken, siyasi ira­de kadar teknik altyapı ve uzun vadeli bir yol ha­ritası. AB-ABD çerçe­vesindeki standart­lar etrafında şekille­necek yeni piyasa mimarisi, Türki­ye'nin bu tercih­te fazla zamanı olmadığına işaret et­mekte.

Yazara Ait Diğer Yazılar