Yapay zekâ bizi düşünen varlıklar olmaktan çıkarıyor mu?
Işık Üniversitesi PROF. DR. SUAT TEKER
Yapay zekânın akademik dünyada yaygın olarak kullanılmaya başlaması henüz iki yılını doldurmadı bile. Bu geçen sürede derslerimde sessiz ama derin bir dönüşüme tanık oluyorum ve bu dönüşümü diğer akademisyenlerin de deneyimlediğini gözlemliyorum. Akademik dünya olarak, iki yıl önce yapay zekânın öğrenciler tarafından kullanılmasını kabul etmiyorduk, yasaklıyorduk ve kullananları cezalandırıyorduk. Son bir yıldır, bu ortam tamamen tersine döndü. Öğrencileri yapay zekâdan uzak tutmak, aslında rüzgara kılıçla saldırmak gibiydi.
Artık, pek çok diğer akademisyen gibi ben de derslerimde öğrencilerimin yapay zekâ kullanmasına izin veriyorum ve hatta teşvik ediyorum. Ancak bir şartla. Yapay zekânın ürettiği bilgileri veya cevapları aynen kopyalamayacaklar ve bu bilgileri kullanarak, çözümü anlayarak ve özgün şekilde yorumlayarak kendi cevaplarını üretecekler. Öğrencilerimiz yapay zekâyı önceleri mütevazı bir yardımcı olarak kullanmaya başlamışlardı; metni/soruyu özetlemek, soruya/soruna çözüm üretmek, herhangi bir konuda özet bilgilere hızlıca ulaşmak gibi. Bu aşamalar aslında masum bir başlangıçtı. Ama artık yapay zekâ sadece yardım etmiyor; tüm ödevi yapıyor, tüm sınavı çözüyor, tüm raporu ve/veya master/doktora tezini yazabiliyor.
Öğrencilerimiz ise farkında olmadan yapay zekânın efendisi olmaktan çıkıp akıl yürütme ve muhakeme özgürlüklerini ve özgünlüklerini kaybederek yapay zekânın birer sözcüsüne dönüşmeye başladı. Yapay zekâ bağımlığı üç aşamada gelişiyor. İlk aşamada öğrenci, yapay zekâyı bir taslak aracı olarak kullanmaya başlıyor. Çıktıları alıp düzenleyip kendi sesi olarak biçimlendirebiliyor. Bu aşamada, insan halen yazardır, makine ise katip. Ama bu aşamada bile öğrenci farkında olmadan makinenin cümle kuruş biçimini, düşünce biçimini içselleştirmeye başlar.
İkinci aşamada, olumsuz etkiler belirginleşmeye başlar. Artık öğrenci, üzerinde düşünmediği argümanları üretmesi, okumadığı araştırmaları sentezlemesi ve benimsemediği görüşleri ortaya koyması için makineye başvurur. Çıktıları eleştirmeksizin kabul eder ve paylaşır. Artık soru "bu benim düşündüğüm mü?" değil, "bu başkalarından onay alır mı?" olur. Üçüncü aşamada ise, bağımlılık tam anlamıyla yerleşmiştir. Kişi artık neyin kendi düşüncesi, neyin makinenin üretimi olduğunu ayırt edemez ve bununla da ilgilenmez. Bir konudaki görüşünü savunması istendiğinde, argüman geliştirmek yerine yeni bir prompt yazarak makinaya başvurur.
Düşünen bir özne olan insanın yeni dünyadaki konumu
Yapay zekâ bağımlılığını özellikle tehlikeli kılan şey kişiyi zayıf değil, çok güçlü hissettirmesidir. Yapay zekâ kullanan öğrenci daha az üretken değil, daha fazla üretkendir. İleri teknoloji her şeyi "hazır kaynak" olarak görmeye zorlar ve düşüncenin kendisi de bir "hazır kaynak" haline geliyorsa, düşünen bir özne olan insanın yeni dünyadaki konumu ne olur?
Yükseköğretim bu konuda ne yapmalı? Tüm bu tablo karşısında üniversitelerin yapay zekâyı yasaklaması mı gerekir? Bence kesinlikle “hayır”. Böyle bir yaklaşım hem gerçekçi değil hem doğru değil hem de uygulanabilir değil. Bu sorunun çözümü yasaklarda değil, öğretim süreçlerinde akademik olgunluk kazandırmakta aranmalıdır. Bu konudaki önerilerim, belki bir başlangıç noktası olarak kabul edilebilir.
Yapay zekâ okuryazarlığı zorunlu ders olmalıdır: Öğrencilere yalnızca yapay zekâyı nasıl kullanacakları değil, onunla nasıl eleştirel bir mesafe kurabilecekleri de öğretilmelidir. Prompt yazmak bir beceri olarak değil, bir düşünme biçimi olarak ele alınmalıdır.
Süreç odaklı değerlendirme yaygınlaştırılmalıdır: Yalnızca nihai ürün değil, düşünme süreci de performans değerlendirmeye katılmalıdır. El yazısıyla alınan notlar, sınıf içi tartışmalar, sözlü sınavlar, proje sunumları ve düşünce günlükleri yapay zekânın giremediği alanlardır. Bu alanlar genişletilmelidir.
Öğretim süreci, hızlı cevap üretmek yerine bilinçli ve sorgulayıcı düşünmeyi teşvik etmelidir: İnsani düşüncenin doğası yavaş, zorlu ve revizyona açıktır. Üniversiteler hız ve verimlilik yerine, derinlik ve özgünlüğü ödüllendiren bir kültür inşa etmelidir. Daha az üretmek ama gerçekten düşünerek-içselleştirerek üretmek, bir erdem olarak yeniden tanımlanmalıdır.
Yapay zekâ kullanımı, önceden tanımlamış şeffaf kurallar çerçevesinde yürütülmelidir: Her derste öğretim üyesi ve öğrenciler arasında açık bir mutabakat sağlanmalıdır. Yapay zekâ hangi aşamalarda, hangi ölçüde ve nasıl kullanılabilir? Bu yalnızca etik bir çerçeve değil, aynı zamanda eğitim yönteminin bir pusuladır.
Öğrencilerin eleştirel ve bağımsız düşünebilme becerileri geliştirilmelidir: Zorunlu "yapay zekâsız üretim" dönemleri ders tasarımının parçası haline getirilmelidir. Bir öğrencinin "yapay zekâ olmadan düşünmek, beni aptal hissettiriyor" demesi, eğitim yöntemi başarısızlığının işaretidir. Bu duyguyla yüzleşmek ve onu aşmayı öğretmek, aslında eğitimin kendisidir.
Sonuç olarak tehlike, yapay zekânın kötü niyetinden değil, insanın kolaylığa olan doğal eğiliminden kaynaklanıyor. Düşünmek zordur, belirsizliklerle yaşamak zordur, kendi yetersizliklerinle yüzleşmek zordur. Yapay zekâ bu zorlukları hızlıca ortadan kaldırıyor ama o zorluklar bizi biz yapan şeylerdir aslında. Akıcı ve akılcı konuşan ama prompt'larla düşünen, durmaksızın üreten ama hiçbir öznel şey yaratmayan, makine dilinin içinde yaşayıp onu kendi zihni sanan bir nesil, bilim kurgunun değil, bugünün çözülmesi gereken sorunudur. Bu sessiz-hızlı-yaygın dönüşümü nasıl algıladığımız, ona direniyor veya yönlendiriyor olup olmayacağımızı belirleyecektir.