Yapay Zekâ Eylem Planı’nın kalkınma açığı
Geçtiğimiz hafta, Türkiye, 2026–2030 Türkiye Yapay Zekâ Eylem Planı’nı açıkladı. Hedef iddialı: Yapay zekâ çağının öncü ülkeleri arasına girmek istiyoruz. Beş milyon kişiye yapay zekâ okuryazarlığı eğitimi verilecek, iki bin kamu veri seti açılacak, veri merkezi kapasitesi büyütülecek, en az 10 milyar dolarlık kaynak harekete geçirilecek. 2026–2030 Türkiye Yapay Zekâ Eylem Planı, ülkemize yeni bir dijital gelecek tarif ediyor.
İdealize edilen gelecek parlak görünüyor. Fakat diğer yandan dijital geleceğin sac ayağı olan internetimiz, “internet özgürlüğü 2025” listesinde 100 üzerinden 31 puanla “özgür değil” kategorisinde. Freedom House’un raporuna göre sosyal medya platformlarının yavaşlatıldığı, haber sitelerinin ve hesapların erişime kapatıldığı, çevrim içi ifadelerin soruşturma ve cezaya konu oldu yaygın örnekler söz konusu.
Kalkınma bilgiyi kısarak büyüyemez
Bir yanda iki bin kamu veri setini açma vaadi var; diğer yanda yurttaşın ulaşabildiği bilginin siyasi gelişmelere göre daraltıldığı bir internet. Bir yanda “insan merkezli yapay zekâ” hedefi var; diğer yanda insanın konuşurken kendisini denetlemek zorunda kaldığı dijital kamusal alan. Bu yalnızca demokrasi tartışması değil. Aynı zamanda sürdürülebilir kalkınma meselesi.
Yapay zekâ araştırma özgürlüğünden, eleştiriden, üniversitelerden, açık bilgiden ve birbirine itiraz edebilen insanlardan beslenir. Sorunun cevabının önceden belirlendiği yerde algoritma kurulabilir; fakat yenilik üretilemez. Teknoloji ithal edilir, yazılım geliştirilir, veri merkezi açılır; ama ülke başkasının bulduğunu kullanan büyük bir pazardan öteye geçemez. Çünkü yaratıcılık, izin verilen cevapların arasından çıkmaz.
Veri özgürlüğü yazılımcının, akademisyenin, gazetecinin ve girişimcinin çalışma iklimini belirliyor. Hangi veri setine dokunabileceğini, hangi soruyu güvenle sorabileceğini, hangi sonucun başına iş açmayacağını hesaplayan zihin risk almaz. Risk almayan zihin de çığır açmaz.
Özgürlük olmadan sürdürülebilirlik olmaz
Türkiye’nin yapay zekâ planında “dijital egemenlik” önemli bir yer tutuyor. Yerli dil modelleri, ulusal veri altyapısı ve yerli çözümler öne çıkarılıyor. Ancak dijital egemenlik yalnızca teknolojik altyapıya sahip olmakla sınırlı değil. Toplumun bilgi üretme, bilgiye ulaşma ve teknolojiyi kendi ihtiyaçları doğrultusunda kullanabilme kapasitesini de içeriyor. İnternet erişiminin dönemsel kararlarla sınırlandırılabildiği bir ortamda dijital egemenliğin toplumsal karşılığı ister istemez tartışmaya açılıyor.
Bu yüzden sürdürülebilir kalkınma, otoriter rejimler tarafından uzun zamandan bu yana bilinçli ve planlı olarak güneş panelleri, geri dönüşüm kutuları ve karbon hedefleri arasında sıkıştırılıyor. Oysa BM’nin kalkınma hedefleri, temel özgürlükleri ve hesap verebilir kurumları da bu çerçevenin içine koyuyor. Daha hızlı internet, daha özgür internet anlamına gelmiyor. Daha fazla veri de daha açık toplum yaratmıyor. Bilgiye erişimin eşitsiz, ifadenin riskli, karar mekanizmalarının kapalı olduğu bir ülkede dijitalleşme ilerleyebilir. Fakat kalkınmaya temas etmeyen hiçbir gelişme, bir ilerleme sayılmaz.
Yapay zekâ eylem planının eksik tarafı kalkınma
Dijital dönüşümün kazananlarıyla kaybedenleri de burada ayrışıyor. Sistemi kuranlar hız kazanırken, sistem hakkında söz söyleme hakkı olmayanlar yalnızca kullanıcıya dönüşüyor. Kalkınma yukarıdan indirilen bir güncelleme gibi gelirse; yurttaşın yapabildiği tek şey “kabul ediyorum” kutusunu işaretlemek olacaktır.
Tam da bu nedenle Yapay Zekâ Eylem Planı’nı yalnızca yatırım miktarı, veri merkezi kapasitesi ya da yetiştirilecek uzman sayısıyla değerlendiremeyiz. Plan, bir yandan açık veri, insan merkezli teknoloji ve dijital egemenlik vadediyor; diğer yandan bu hedeflerin üzerinde yükseleceği bilgi ortamı hâlâ ciddi kısıtlarla karşı karşıya.